LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
6-7 Eylül 1955 provokasyonları ve Patrik Athinagoras’ın rolü06 Eylül 2018Feyzullah Hasankâhya

Yaklaşık kırk yıldan beri her yıl bu dönemlerde, 1955 yılında 6-7 Eylül tarihlerinde İstanbul’da meydana gelen esrarengiz olaylar hakkında Türkiye’de ve Yunanistan’da çeşitli yazılara, yorumlara ve belgesellere tanık oluyorum. Ancak bu esrarengiz olaylar hakkında soru işaretleri aklımda sürekli artmaktaydı. Zira oluşturulmaya çalışılan algılar, yapılan yorumlar ve isnat edilmeye çalışılan suçlamalar, gerçeklerden çok uzak, zorlama ve havada kalıyordu. Hakikatler ortaya çıkmasın, gerçekler anlaşılmasın diye, esas plânlayıcıları ve failleri gizleme telâşları çok bariz bir şekilde hissediliyordu.

Yunanistan’ın ve Fener Rum Patrikhanesinin bu gizemli olayların anlaşılmaması için telâşlarını anlamakta fazla zorlanmıyorum, çünkü bütün tarihî olayları, özellikle Türkiye ile Yunanistan arasında cereyan eden olayları, her zaman gerçeklerden saptırıp, yalan ve iftiralarla kurgulanmış senaryolar üretip, istedikleri algıyı oluşturmakta çok mahirdirler. Hele meydanı boş bulurlarsa, maskelerini indirecek birileri ortaya çıkmazsa, şeytanın bile aklına gelmeyecek yalan ve iftiraları uydurmaktan geri durmazlar.

Fakat benim asıl anlamakta zorluk çektiğim, Türkiye’de bazı kelli-felli yazarlar ve sözde aydınlar, 6-7 Eylül provokasyonlarının gerçek plânlayıcıları ve failleri gün gibi aşikârken, hâlâ Fener Rum Patrikhanesinin ve Yunanistan’ın, Türkiye’yi karalayıcı ve suçlayıcı tezlerini savunan yazılar yazmaları, yorumlar yapmaları, hatta kitaplar yazmaya devam etmeleridir.

6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da nelerin yaşandığı üç aşağı beş yukarı herkes tarafından bilinmektedir. Bu yazıda olayların sonuçlarından ziyade, bu gizemli olayları kimlerin, nasıl ve niçin plânladıklarını, kimlerin işine yaradığının sorularına hep birlikte cevaplar aramaya çalışalım?

6-7 Eylül olaylarının gizeminin daha net anlaşılabilmesi için konuyu biraz gerilerden almamız gerekecektir. Türkiye ile Yunanistan arasında tarih boyunca ilişkilerin nasıl seyrettiğini bütün tarih kaynakları kaydetmiştir. Selçuklu ve Osmanlı’nın varisi Türkiye ile Doğu Roma ve Bizans’ın varisi Yunanistan arasında 1071 Malazgirt zaferiyle başlayan tarihî hesaplaşma,  bazı dönemlerinde açıktan, bazı dönemlerinde ise sinsice ve gizliden günümüze kadar hiç kesintisiz devam etmiştir. Sonsuza kadar da bu minval üzere devam edeceğinden zerre kadar şüphe yoktur. Çünkü bu, bir hak ve batıl mücadelesidir. Biz, batıla ve onların dinine uymadıkça, hak üzere olduğumuzu iddia ettikçe, bu mücadele devam edecektir.

Dünya tarihinde eşi ve benzeri olmayan İslâm medeniyeti, hâkim olduğu bütün coğrafyalara yüzyıllarca, dil, din, ırk ve mezhep ayırımı yapmaksızın bütün milletleri bir arada barış ve huzur içerisinde yaşatmak için her türlü fedakârlığı yapmıştır. Ortaçağ karanlığında, her türlü barbarlığın ve zulmün hâkim olduğu batı dünyası üzerinde İslâm medeniyeti, âdeta bir güneş gibi doğmuştur. Yüz yıllarca süren zulümlere, mezhep savaşlarına ve haçlı seferlerine son vermiştir.

Kurulu sömürü düzenleri bozulan zalim, despot Roma ve Bizans, 1071’den 1453’e kadar ecdadımız Selçuklu ve Osmanlı’ya karşı açıktan savaşmışlardır. İstanbul’un fethiyle ortaçağ karanlığı bitmiş, zalim Bizans İmparatorluğuna son verilmiştir. Bizans’ın manevî varisi Fener Rum Patrikhanesi, 1453’ten 1821’e kadar 400 yıl, Osmanlı tebaası zengin gayr-i Müslim tüccarların finansmanı, kilise ve manastırlar aracılığıyla bütün Osmanlı coğrafyasında gizliden sinsi bir şekilde örgütlenmeye devam etmiştir.

Fener Rum Patrikhanesinin rehberliğinde, 1821 yılında Fenerli zengin tüccarların finansmanı, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın gemi, silâh, asker ve mühimmat yardımlarıyla, yaklaşık 400 yıl sonra tekrar Osmanlı Devletine karşı açıktan silâhlı mücadeleye başlamıştır. Aralıksız 101 yıl süren bu açıktan savaş 1922 yılında Kurtuluş Savaşı'yla sona ermiştir. Fener Rum Patrikhanesi, 1922’den günümüze kadar kardeşler arasında fitne ve fesat tohumları ekerek, bütün İslâm-Türk dünyasına karşı gizliden ve sinsi bir şekilde mücadelesini hâlâ sürdürüyor.

Yüzyıl önce, tıpkı bugünkü gibi, Fener Rum Patrikhanesinin rehberliğinde bütün emperyalist güçler bir araya gelerek, Malazgirt’in intikamını almak ve Türkleri Anadolu’dan çıkarmak için bütün maddî-manevî güçlerini birleştirdiler fakat istedikleri başarıyı bir türlü elde edemediler. Kurtuluş Savaşı'yla Fener Rum Patrikhanesinin gerçek yüzü bütün çıplaklığıyla bir daha ortaya çıkmıştır. Yunanistan'la da, güvendiği ağabeyleri bütün emperyalist güçlerin, zoru görünce nasıl ortadan kaybolduklarını ve kendi yaktıkları ateşin ortasında nasıl yapayalnız bırakıldıklarını yaşayarak gördüler.

Kurtuluş savaşından sonra, “Megali İdea” hayalperesti olan Elefterios Venizelos, Türklerle dost olmak ve iyi komşuluk ilişkileri kurmak için bin bir takla atıyor. Azgın Türk düşmanı olan Venizelos, 1934 yılında Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday bile göstermiştir. Fener Rum Patrikhanesini fitne ve fesat ocağı olarak nitelendiren Atatürk ise, Patrikhane’nin kesin olarak Türkiye topraklarından çıkarılması gerektiğinin direktifini vermiştir.

Bütün bu ihanet ve cinayetlere rağmen, Türk milletinin karakterinde kin, nefret ve düşmanlık olmadığı için, Fener Rum Patrikhanesi ve Yunanistan biraz olsun akıllanmıştır zannıyla, hem Patrikhaneye, hem Yunanistan’a büyük tavizler verilmiş, milyonlarca altın savaş tazminatı dahi bağışlanarak iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmek için her türlü fedakârlıklarda bulunulmuştur.

Yunanistan’ın öncülüğünde emperyalist güçlerin Anadolu’yu yakıp yıkmalarından 10 yıl bile geçmeden, 1930’lu yıllardan sonra, 20 bine yakın Yunan vatandaşı İstanbul’a ticaret yapmak için gitmişlerdir. Özellikle 1940-1950 yılları arasında, Yunanistan’ın Avrupalı ağabeyleri İtalya, Almanya, komşuları Bulgaristan’ın işgalleri sırasında ve iç savaş dönemlerinde Yunanistan’ın yaşadığı açlık ve sefalet yıllarında Türkiye’den başka kimsenin yardıma koşmaması, Türkiye ile Yunanistan arasında çaresizlikten doğan kısa dönemli bir iyi ilişkiler dönemi yaşanmıştır.

Yunanistan çok güvendiği İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Amerika’nın gerçek yüzünü görünce, mecburiyetten Türkiye ile iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmek istemiş, Amerika’dan ve batılı ağabeylerinden uzaklaşıp, Türkiye ile beraber Rusya ile ittifak arayışına girmişlerdir. Fakat Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu yakınlaşma, Amerika’dan ve İngiltere’den uzaklaşmaları, Rusya’ya yakınlaşmaları başta Amerika ve İngiltere’yi çok rahatsız ediyordu. Bunun için Türkiye ile Yunanistan’ın arasını açacak, çatıştıracak ve sürekli savaş halinde tutacak senaryolar üretilmesi gerekiyordu.

Fakat Türkiye ile Yunanistan arasında gizlice sürekli sorun üretecek, kışkırtacak, Türkiye ile Yunanistan arasında iyi komşuluk ilişkilerine engel olacak ve Türkiye ile Yunanistan’da rahat hareket edebilecek bir Truva atına şiddetle ihtiyaç vardı. Bu konuda en tecrübeli, en birikimli ve en etkili kurum şüphesiz Fener Rum Patrikhanesi'ydi. Fener Rum Patrikhanesi yeniden tarihî roller üstlenmek için çok yoğun bir şekilde hazırlıklarını yapıyordu. Bu sefer İngiltere merkezli değil, Amerika CIA merkezli senaryolar devreye giriyordu.

İngiliz ve Amerikan gizli servisleri Atina Başpiskoposluğu eski kâtibi ve 1930’a kadar Kerkira Mitropoliti olan Athinagoras’ı çok yakından tanıyorlardı. Daha önceki yazılarımda Athinagoras’ın Balkan Savaşları'nda, Anadolu ve Pontus işgalleri sırasında işlenen cinayetlerde, yakım ve yıkımlarda oynadığı başrollerinden bahsetmiştim. Burada konumuz İstanbul olduğu için 1948-1972 Fener Rum Patrikliği dönemine kısaca değinmek, hem yukarıda anlatmaya çalıştığım, hem bundan sonra anlatacaklarımın bir bütünü olarak resmin büyüğünü daha net görmemize yardımcı olacağını düşünüyorum.

1930’lu yıllarda Elefterios Venizelos, İsmet İnönü’yü iyi komşuluk ve işbirliği ayaklarıyla oyalamaya çalışırken, diğer yandan, kaba kuvvet ve güçle dışarıdan yıkamadıkları Türkiye’yi içten ve dıştan kuşatmak ve çökertmek için bütün hazırlıklarını yapıyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı ve Lozan Barış Antlaşmasına aykırı bir şekilde, (Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı ve Lozan Antlaşmasına göre, Fener Rum Patriği ve İera Sinod’u sadece İstanbul’daki Ortodoks Rum Cemaatinden sorumludur. Başka ülkelerin mitropolitlerine ve Başpiskoposlarına karışamaz, tayin edemez, azledemez) fakat buna rağmen Fener Rum Patrikhanesinin İera (Sen) Sinod’u 1930 yılında Kerkira Mitropoliti olan Athinagoras’ı Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposluğuna tayin ediyor.

1930’dan 1948 yılına Kadar Athinagoras, İkinci Dünya savaşından sonra kurulacak, milyonlarca insanın haksız yere öleceği ve milyonlarca insanın vatansız ve evsiz kalacağı kaotik yeni dünya düzeninde çok önemli roller üstlenmek için yoğun bir şekilde hazırlanıyordu. Fener Rum Patrikhanesinin İera Sinod’u 1948 yılında, yine T.C. Anayasa’sı ve Lozan Antlaşması'na aykırı bir şekilde Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athinagoras’ı Fener Rum Patriği olarak seçtiriyor. Oysa Athinagoras, Türk vatandaşı bile değildir. T.C. Anayasası ve Lozan Antlaşmasına göre, seçilecek Patrik'in Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması şartı vardır.

Fener Rum Patriği seçilen Athinagoras, kendisini yetiştiren ve görevlendiren güçler adına, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trouman’ın özel uçağıyla Türkiye’ye geliyor, kendisine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği ve pasaportu veriliyor, 1972'de ölünceye kadar Fener Rum Patrikliği makamında oturuyor.  

Patrik Athinagoras’ın İstanbul’da göreve başladığı yıllar, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler tarihin en iyi yıllarıydı. Karşılıklı güven artmış, özellikle İstanbul’da yaşayan Rumlar hallerinden çok memnun oldukları bir dönemdir. 1930 yılından sonra Yunanistan’dan gelen Rumlarla beraber, İstanbul’daki Rumların sayısı yüz bini aşıyordu. Yunanistan’da Türkiye’ye karşı güven artmış, sömürgeci batılı güçlere karşı güven azalmıştır. İstanbul’daki Rumlar, bu iyi ilişkilerin bozulmaması için olağan üstü hassasiyet gösteriyorlardı.

Fakat Türkiye ile Yunanistan arasında bu sevgi, saygı, huzur ve güven ortamı, başta Amerika, İngiltere ve onların maşası konumunda olan Patrik Athinagoras’ın işine gelmiyordu. Onların tek istediği şey, kaos, çatışma, kin ve nefretti. Bunun için patrik Athinagoras, İstanbul’daki Rumları, Türklerin aleyhine kışkırtmak için olağan üstü çabalar sarf ediyordu fakat bir türlü başarılı olamıyordu. Çünkü İstanbul Rumlarının Türklerden herhangi bir şikâyeti yoktu. Bu sefer Türklerle Yunanlıları karşı karşıya getirecek daha etkili ve daha vahşi senaryoların devreye girmesi gerekiyordu.

Athinagoras, Amerika’da İstanbul için hazırlanırken, Dünya Kiliseler Konseyinin özel bursuyla Makarios da Amerika’daydı. Amerika, Makarios’u Kıbrıs için hazırlıyordu. 1948 yılında Athinagoras İstanbul’a gelirken, aynı yıl Makarios Kıbrıs’a dönüyor. Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması ENOSİS için olağan üstü çaba sarf etmeye başlıyor.

Makarios, millet başı olarak organize ettiği Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı referandumu %97 ile kazanıyor. Kilise şeriatına aykırı bir şekilde siyasetle uğraşmaması gerekirken, Patrik Athinagoras bu usulsüzlüğe göz yumuyor. 1950 yılında kilise tarihinin en genç (37) Kıbrıs Başpiskopos’u seçiliyor. Kıbrıslı Türkler ve Rumlar Bağımsız Kıbrıs istiyorlar, fakat Makarios ENOSİS için çalışıyordu. ENOSİS’e karşı çıkan Türkler ve Rumlara karşı çatışmalar ve işkenceler artmaya başladı.

Bir yandan Makarios Kıbrıs’ta, bir yandan Athinagoras İstanbul’da Türklerle Yunanlıları karşı karşıya getirmeye çalışırken İngiliz ve Amerikan gizli servisleri de boş durmuyordu. Özel yetiştirilmiş, çok profesyonel provokatör ajanlar Kıbrıs ve İstanbul’da cirit atıyorlardı. Her iki tarafta da NATO Gladyosu iş başındaydı.

Kıbrıs konusunda araştırma yapan araştırmacı yazar Robert Holland'a göre, Atina İngiltere Büyükelçiliği 19 Ağustos 1954’te Londra’ya şu raporu gönderiyor: “Türk-Yunan dostluğunun çok kırılgan hale geldiği çok açık; çok küçük bir provokasyon bile yetebilir. Atatürk’ün Selânik’te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile kargaşanın çıkmasına yeter.” diyordu. İngiltere’nin Atina Büyükelçisi bu raporu, Selânik’teki provokasyon haberinden bir yıl önce gönderdiği dikkat çekicidir.

Dönemin İngiltere başbakanı Anthony Eden anılarında, dünya kamuoyunun Türk ve Yunanlıların uzlaşmaz iki taraf olduğunun bilinmesini çok istediklerini, İngiliz diplomatlarının “Ankara’da ve İstanbul’da birkaç ayaklanma çıksa bizim çok işimize gelir” dedikleri yazılıp çiziliyor.

Halklar ve hükümetler ne kadar iyi niyetli olursa olsun, diplomaside, orduda ve istihbarat örgütlerinde Nato’ya, Gladyo’ya hizmet eden, her ülkenin derin devleti diye nitelendirilen güçler her zaman barış, huzur ve istikrarı bozar, sürekli kaos üretirler. Bütün devletlerde ve bütün hükümetlerde, kendi ülkelerinin millî menfaatleri için değil, küresel emperyalist güçlerin menfaatleri doğrultusunda hareket eden mihraklar var oldukça, gerçek manada bağımsız ve istikrarlı ilişkiler kurmak mümkün olamayacaktır.

Bu küresel emperyalist güçlerin sözcülüğünü yapan, sözde gazeteci-araştırmacı yazarlar, olayları gerçekte olduğu gibi değil, onların gözüyle bakmamız için yırtınıp dururlar. Gerçek senaristleri ve oyuncuları gizleyerek, Türkiye’yi ve Türkleri kötü göstermek ve karalamak için, gerçekleri çarpıtmaktan, yalanlara ve iftiralara başvurmaktan geri durmazlar. Fener Rum Patrikhanesinin ve Yunan derin devletinin ağzıyla sloganlar üreterek, meğer “Biz Türkler ne barbar ne kötü insanlarmışız da haberimiz yok" gibi ifadeleri dahi kullanabilirler. Kendi insanımızdan, kendi milletimizden ve kendi dinimizden birbirimizi soğutmak için bilinçli bir şekilde üretilen sloganları ilericilik ve sözde aydınlık adına şuursuzca tekrar ediyorlar. Oyunun büyüklüğünü bir türlü kavrayamıyoruz. İstanbul’daki ve Kıbrıs’taki Rumları, Türk’lere karşı kışkırtan ve provoke eden aynı güçler olduğunu bir türlü göremiyoruz.

Daha önceki yazılarımda 6-7 Eylül olaylarını İstanbul Rumlarının 11 Eylül'ü olarak nitelendirmiştim. Çünkü 6-7 Eylül olaylarından sonra artık Türk-Yunan ilişkileri çok profesyonel bir şekilde, ebediyen onarılmayacak bir mecraya sürüklenmiştir. Zaten arzulanan da buydu ve başarılı da olundu. Dönemin “Özel Harp Birimi” kökenli Org. Sabri Yirmibeşoğlu6-7 Eylül olayları bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” beyanında bulunuyor. Evet, amacına ulaştığı 1955’ten günümüze kadar Türk-Yunan ilişkilerinin seyrinden açık ve net bir şekilde anlaşılmaktadır.

6-7 Eylül olayları en çok Fener Rum Patrikhanesinin ve fanatik ırkçı Yunanlıların işine yaramıştır. 6-7 Eylül olaylarını bahane ederek, Türkiye’yi bütün dünya kamuoyu önünde kötülemek, karalamak ve zor durumda bırakmak için 63 yıldan beri ve halen günümüzde de istismar ediliyor. Fener Rum Patrikhanesi bütün gerçekleri bildiği halde, hakikatleri gizledi ve gizlemeye devam ediyor, Türkiye’yi bütün dünyaya kötülemek için aracı olarak kullandı, kullanmaya devam ediyor.

Fener Rum Patriği Athinagoras ve Kıbrıs Başpiskopos’u Makarios, hiçbir zaman dinle, Hıristiyanlık ile, kilise ile ilgilenmemişlerdir. Hayatları boyunca, Hıristiyanlığı ve kiliseyi istismar etmişlerdir. Küresel emperyalist güçler adına fitne, fesat ve kaoslar üretmişler, vahşetlere, cinayetlere ve masum kanların dökülmesine sebep olmuşlardır.

Patrik Athinagoras, sadece 6-7 Eylül olaylarında değil, devam eden yıllarda ve günümüze kadar etkileri süren Nato-Gladyo kaynaklı bütün kaosların ve darbelerin merkezinde olmuştur. Türkiye’de şu an tutuklu bulunan Amerika’lı ajan sözde papaz Andrew Brunson’un rolü ne ise, 1948’den 1972’ye kadar Fener Rum Patriği Athinagoras'ın rolü de odur. Günümüzdeki Bartholomeos'un da Pastör Brunson ve Patrik Athinagoras’tan zerre kadar farkı yoktur.

Geçmişte ve günümüzde dünyanın her yerinde, çıkartılan ve devam ettirilen emperyalist savaşların hepsi, din, mezhep ve ırk çatışmaları zemininde kurgulanmıştır. Bugün Orta Doğu’da, Afrika’da, Asya’da, Avrupa’da ve dünyanın her yerinde devam eden savaş ve çatışmalar, görünüşte din, mezhep ve ırk savaşları gibi görünse de, hepsinin arkasında küresel emperyalist güçlerin olduğunu, anaokulu çocukları bile anlamakta artık zorluk çekmiyor. 

Geçmişi anlamak bugünü anlamaktan geçmektedir. Bugünü anlamak için de geçmişi çok iyi bilmek gerekmektedir. Tarih boyunca hak ve adalet isteyenler ile batıl zulüm zihniyeti arasındaki çatışma zemini hep aynı olmuştur. Sadece aktörler değişir, zihniyet hep aynı zihniyet. Batı medeniyeti bugün ne ise, geçmişte de aynı idi. Türk-İslâm medeniyeti de geçmişte ne idi ise gelecekte de aynı olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Yazarın Diğer YazılarıYeni yasal düzenlemeyle “müftülük makamı” resmen ortadan kaldırılıyorEkümenik “Tanrı”nın yalancı peygamberi Georgios KalancisMahkemelerin aleyhimize verdikleri kararlar, doğru yolda olduğumuzun kanıtıdırPatrik Athinagoras'ın din kisvesi altındaki operasyonları -I-“Evrensel” din projeleri ve algı operasyonlarıGüncel HaberlerABTTF yabancı uzmanların katılımıyla Batı Trakya’ya çalışma ziyareti düzenlediEncümenler Birliği "Yunanca Kitap" karmaşası hakkında açıklama yaptıGüvenlik önlemleri nedeniyle PAOK-AEK maçına yabancı hakemAşure Günüİslam tarihinin siyasi kırılma noktası: Kerbela
© MİLLET MEDYA 2018 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech