LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
Yunanistan, Batı Trakya Müslüman Türklerini eşek mi sanıyor?06 Ekim 2018Feyzullah Hasankâhya

Ünlü düşünür Ali Şeriati, “Bilinç ve eşekleştirme” adlı kitabında, “eşekleştirme”nin nasıl ortaya çıktığını irdeler. Eşekleştirmenin en yoğun yaşandığı dönem, sömürge faaliyetlerinin arttığı emperyalizm dönemidir. Emperyalist güçler, sömürge faaliyetlerini rahatça gerçekleştirebilmek için eşekleştirmenin her türünü kullanmışlardır.

Ali şeraiti, sömürgeci emperyalist güçlerin faaliyetlerini şöyle açıklamaktadır: “Meğer bize, biz üçüncü dünyalılara, biz Doğululara, biz Müslümanlara ne yaptılar? Önce dinimizi, dilimizi, edebiyatımızı, düşüncemizi, geçmişimizi, tarihimizi ve aslında ırkımızı ve her şeyimizi aşağıladılar. Onlar bizi ikinci sınıf insan kabul ettiler. Karşılığında, onlar kendilerini çok üstün, yüce ve değerli gösterdiler. Bütün çaba, gayret ve mücadelemizin Batı’ya uşaklık etmek olduğunu öylesine inandırdılar ki, sonunda onlar gibi davrandık, onlar gibi hareket ettik, onlar gibi konuştuk ve onlar gibi yürüdük.” 

Ali Şeriati’nin kavramsallaştırmasına göre, Batı’nın sömürgeleştirme faaliyetleri ile eşekleştirme faaliyetleri dediği süreç at başı gitmektedir. Eşekleştirilen insan, sömürüye açık hale gelmiş insandır. Bir anlamda kendi kendine yabancılaşmış insandır. Batı, kendi özüne yabancılaşmamış insanların sömürülmelerinin imkânsız olduğunu anlamıştır çünkü. 

Ali Şeriati’ye göre, “eşekleşme, insan zihninin, ister fert ister toplum olsun, insanın bilgi, şuur ve yönünün, insanî bilinçten ve sosyal bilinçten sapmasıdır.” Dolayısıyla insanı, insanî bilinçten ve toplumsal bilinçten uzaklaştıran her olay eşekleşmedir. Burada temel amaç, insan olarak bizi, kendimizden ve toplumsal kaderimizden uzaklaştırmak ve bilinçsiz hale getirmektir. Şeriati, eşekleştirme metotlarından birisi doğrudan, diğeri dolaylıdır. Doğrudan eşekleştirme, zihinleri cehalete veya onları saptırmaya zorlamak, yani zihinleri cahilliğe, sapıklığa ve azgınlığa sürüklemektir. Dolaylı eşekleştirme ise, zihinleri, büyük, acil ve hayatî olan haklardan ayırıp, onları süslemek suretiyle, küçük, önemsiz ve aciliyeti olmayan haklara yöneltmektir.” der.

Yunan derin devleti ve Fener Rum Patrikhanesi, Batı Trakya Müslüman Türklerini ‘eşekleştirmek’ için, dininden, dilinden, ecdadından, tarihinden, kültüründen velhasıl bütün millî ve manevî değerlerinden koparmak için, her türlü Bizans oyunlarını sergilemekten geri durmamıştır. Özellikle Yunanistan’da 1967 Albaylar cuntasından sonra Batı Trakya Müslüman Türklerini ‘eşekleştirme’ faaliyetleri büyük oranda artmıştır. Fener Rum Patriği Athinagoras, Batı Trakya Müslüman Türklerinin ve Türkiye Cumhuriyetinin geleceğinde çok önemli roller üstlenecek olan Bartholomeos’u İstanbul’a Patrik için ve Evstratios Zenginis’i de Batı Trakya Müslüman Türklerini ‘eşekleştirmek’ yoluyla Helenleştirmek için Heybeliada Ruhban Okulu’nda özel olarak yetiştirmiştir. Aynı dönemde, Patrik Athinagoras ve CIA’nın Türkiye şefi Graham Fuller ile ortak proje olarak Feto’nun temellerini İstanbul’da atmıştır.

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın ilkokullarında, 1967 Albaylar Cuntası’na kadar Türkçe okutulan derslerin öğretmenleri ya Türkiye’den mezun öğretmen okulu öğretmenleri veya medrese mezunu öğretmenlerden oluşmaktaydı. Yunanca müfredat derslerini okutan Yunan öğretmeler, 1967 yılına kadar, özellikle kırsal kesimde olan okulların çoğunda, hiç Yunanca eğitim verilmiyordu. 1967 Albaylar cuntasıyla beraber Batı Trakya’nın en ücra köylerine kadar bütün azınlık okullarına sadece Yunan dilini ve Yunan tarihini okutan Yunan öğretmenler tayin edilmiştir. Diğer bütün dersler Türkçe olarak okutulmaktaydı.

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın vakıf emlâkının, Müftülüklerin ve azınlık eğitiminin özerklik yapısını ayakta tutan, evkaf ve cemaat yönetimlerine askeri yönetim tarafından tamamen el konmuş, daha önce seçimle göreve gelmiş olan mütevelli heyetlerinin görevine Lozan Barış Antlaşması’na tamamen aykırı bir şekilde son verilmiştir. Artık 1967 askeri yönetim idaresinden sonra, günümüze kadar Batı Trakya Müslüman Türklerinin Müftülükleri, vakıfları ve eğitimi, derin devletin ana ayağını oluşturan Fener Rum Patrikhanesi’nden direkt emir alan fanatik, ırkçı, İslâm ve Türk düşmanı idareciler tarafından yönetilmeye başlanmıştır.

Cunta yönetimi, vakıflara el koyduktan hemen sonra 1968 yılında Heybeliada Ruhban Okulu’nun kötü bir kopyası ve bütün Fetö okullarının prototipi sayılan Selânik Özel Pedagoji Akademisi (SÖPA) 1969 yılında bir Patrikhane projesi olarak faaliyete geçmiştir. SÖPA projesiyle de Batı Trakya Müslüman Türklerini, millî duygulardan yoksun, geçmişinden ve tarihinden kopuk bir şekilde yetiştirerek, belli bir plân ve program dâhilinde gelecek nesilleri daha rahat ‘eşekleştirmeyi’ ve bu yolla Helenleştirmeyi hedeflemiştir. SÖPA’nın faaliyete geçmesiyle, Türkiye’den Öğretmen Okulu mezunu öğretmenlerin yetiştirilmesine son verilmiştir. Daha önce mezun olanların bir kısmı hiç tayin edilmemiş, SÖPA’dan mezun olan öğretmenler yetiştikçe, çeşitli bahanelerle Türkiye Öğretmen Okulu mezunu öğretmenlerin görevine son veriliyor, onların yerine akademi mezunu öğretmenler tayin ediliyordu.

Daha önce azınlık okullarındaki öğretmenler, mütevelli ve encümen heyetleri tarafından seçiliyor ve tayin ediliyordu. SÖPA mezunu öğretmenler, devlet memuru statüsüyle tayin edildikleri için, mütevelli ve encümen heyetlerinin her hangi bir tercihi veya müdahalesi söz konusu olamıyordu.

Azınlık okullarında Türkçe okutulan kitaplar, antlaşmalara ve Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan sözleşme ve kültür protokollerine göre Türkiye’den gelmesi gerekiyordu. Fakat özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra Yunanistan, Batı Trakya Müslüman Türklerine yönelik ırkçı, fanatik, bölücü ve ayırımcı politikalarının şiddetini artırmıştır. Tıpkı bugünkü gibi, eğitim sorununa bir de kitap sorunu eklenmiştir. Çoğu azınlık okulunda kitapsız, bazı azınlık okullarında ise -buna azınlık ortaokulu ve liseleri de dâhil- yirmi yıllık, otuz yıllık muhtevası hiç değişmeyen, eski ve yırtık kitaplarla, çok ilkel şartlarda eğitim faaliyetleri sürdürülmeye çalışılmıştır.

Güncellenmiş yeni okul kitaplarının Türkiye’den gelmesine müsaade etmeyen Yunanistan, antlaşma ve eğitim protokollerine aykırı bir şekilde, Selânik Özel Pedagoji Akademi’sinin akıl hocalığını yapan, Heybeliada Ruhban Okulu mezunu olan Evstratios Zenginis’e Türkçe okul kitapları hazırlatılmıştır. Batı Trakya Müslüman Türkleri, Zenginis’in yazdığı Türkçe okul kitaplarını kabul etmemiş, öğrenci velileri okullardan kitapları toplayarak protesto amacıyla Atina’ya göndermişlerdir. Okullara izinsiz girdikleri ve gasp suçundan Batı Trakyalı öğrenci velileri yıllarca mahkemelerde süründürülmüştür. En son olarak 1998 yılında dava beraat ile sonuçlanmıştır.

Batı Trakya Müslüman Türklerinin bu dik duruşu Yunan yönetimine geri adım attırmış, 1999 yılında 35 yıl aradan sonra antlaşma ve kültür protokollerine uygun bir şekilde, Türkçe (Türkçe, fen, matematik, din kültürü ve ahlâk bilgisi) okul kitaplarının tekrar Türkiye’den gelmesi için anlaşmaya varılmıştır. Zenginis’in kitaplarının Batı Trakya Müslüman Türkleri tarafından reddedilmesi aynı zamanda bir Patrikhane projesi olan SÖPA projesinin felç olmasına ve kısa bir zaman sonra kapanmasına zemin hazırlamıştır. Neticede derin güçlerin SÖPA projesiyle hedefledikleri yabancılaştırma,’eşekleştirme’ ve asimilasyon politikaları tutmamıştır. Kuruluşunun 42.nci yılında kapısına kilit vurulmuş, böylece derin devletin anası Fener Rum Patrikhanesinin en iddialı projelerinden biri Batı Trakya Müslüman Türklerinin feraset, basiret ve gayretleriyle akamete uğratılmıştır.

SÖPA’ya giden medrese mezunu öğretmen adayları ilkokullarda ve medreselerde yeteri kadar din eğitimi ve Türk kültürü aldıkları için, “eşekleştirici güçler” onlara Helenizm’i aşılamanın güç olduğunu çok geç anladılar. Bunun için SÖPA’yı kapatmaya ve Helenizm’i ilkokullarda ve orta okullarda yaygılaştırma propagandalarına başlayarak gözlerini Batı Trakya Müslüman Türk çocuklarına diktiler.  Batı Trakya Müslüman Türk evlatlarının körpe zihinlerini Helen kültürüyle zehirleme plânları ve projelerine büyük ağırlık verdiler.

Yanlış anlaşılmaması için bir hususu açıklamam gerekiyor. Batı Trakya Müslüman Türk evlatlarının, yaşadıkları ülkenin resmi dilini en iyi bir şekilde öğrenmelerini herkesten çok anneleri babaları istiyor. Bundan kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Batı Trakya Müslüman Türklerinin kabul etmedikleri ve hiçbir zaman kabul etmeyecekleri husus, çocuklarına Helenizm’in ve Helen kültürünün zorla dayatılmasıdır. Böyle insanlık dışı bir dayatma, bütün insan hakları antlaşmalarına ve hukuka aykırıdır. Burada Yunanca öğrenmek ile Helenizm dayatmanın ayrı şeyler olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Batı Trakya’da özellikle, halen görevde olan Fener Rum Patriği Baetholomeos 1991 yılında göreve geldikten sonra azınlık sorunlarımız katbekat artmıştır. Gerçi 1991’den önce de 1974’ten beri Fener Rum Patrikhanesi’ni Bartholomeos yönetiyor. Batı Trakya’da olup bitenleri anbean takip ediyor. Batı Trakya Müslüman Türkleri tarihin hiçbir döneminde Atina hükümetleri tarafından yönetilmemiştir. Bu yüzden cumhurbaşkanların, başbakanların, bakanların ve milletvekillerinin hiçbiri Batı Trakya’da oynanan Bizans oyunlarından haberi olmaz.

Batı Trakya, direkt olarak Fener Rum Patrikhanesine bağlı bir çete tarafından yönetilmektedir. Onlar ne derse, Batı Trakya’da o olur. Onun için Atina’ya gitmek, bakanlarla görüşmek, başbakanla görüşmek, bunlar hepsi boş, tamamen oyalama taktikleri. Batı Trakya Müslüman Türklerini kandırmak, oyalamak, enerjisini tüketmekten başka bir şey değildir. Yıllardan beri bu böyledir, böyle devam edecektir. Çünkü Patrikhanenin siyaseti, dağları delen tünel canavarları gibidir, geri vites yok.

Fener Rum Patrikhanesi’nin verdiği kesin emirlerle 1990’lı yıllardan sonra, hem müftülük sorunları, hem eğitim sorunları ve hem de vakıf sorunlarında büyük artış gözlenmiştir. Bu dönemde yoğun bir şekilde azınlık çocuklarının yunan okullarına yönlendirme propagandaları artmıştır. İskeçe ve Gümülcine balkan kollarında azınlık çocukları için yunan okulları inşa edildi. Azınlık öğrencileri en ücra köylerden özel taksilerle getirip götürüldü. Şehirlerde, Türk ve Yunanların karışık yaşadığı bölgelerde, bazen teşviklerle, bazen tehditlerle azınlık çocukları yunan okullarına yönlendirildi.

Özellikle azınlık ilkokullarını boşaltmak ve yunan ilkokullarına yönlendirmek için insanlık dışı yöntemler uygulandı. Azınlık insanımızın maaşlarıyla, işleriyle ve rızıklarıyla oynandı. Çocuklarını azınlık okullarından alıp çoğunluk devlet okullarına gönderenlere iş imkânları, göndermek istemeyenleri işten çıkarma tehditleri söz konusu olmuştur. Çocuklarını devlet okullarına gönderen bazı ailelere maddi yardımlar yapıldığı da tespit edilmiştir.

1990’lı yılların sonlarında Patrikhanenin azınlık çocuklarını Helenleştirme projelerinden biri, Frangudaki projesi olarak meşhur olan projedir. Frangudaki projesiyle Batı Trakya Müslüman Türkleri’ne göçmen muamelesi yapılarak toplumumuz aşağılanmıştır. Azınlık çocukları, Yunancanın yanı sıra, İngilizce ve diğer yabancı dilleri rahat öğrenebilirken, çok uç örnekleri bahane ederek bütün azınlık çocuklarına adeta geri zekâlı muamelesi yapılmıştır.

Elbette bölgeden bölgeye, köyden köye başarı farkı vardır. Ancak bu, Yunan çocuklarının yaşadığı kırsal bölgeler için de geçerlidir. Bir şehirde bile A’ okulunda daha başarılı öğrenciler varken, B’ okulu öğrencilerinin başarı oranı daha düşük olabiliyor. Veya A’ şehri B’ şehrinden farklı olabiliyor. O zaman her şehir için her okul için kendi seviyelerine göre ayrı okul kitapları mı hazırlansın? Böyle saçma bir mantık olabilir mi? Hele hele eğitimde uzman olduklarını iddia eden Frangudaki ekibinin böyle saçma tezler arkasında gizlenmesi çok gülünç.

Frangudaki ekibi yirmi yıldan beri, bu saçma projeyi Batı Trakya Müslüman Türklerine kabul ettirebilmek için sergilemedikleri oyun, uydurmadıkları yalan, atmadıkları takla yoktur. Batı Trakya Müslüman Türkleri, bu projenin Batı Trakya Müslüman Türk çocuklarını ‘eşekleştirmek’, asimile etmek ve nihayetinde Helenleştirmek gayesiyle üretilen bir Patrikhane projesi olduğunu biliyordu ve bunun için ta başından beri karşı çıkıyordu, bugün de karşı çıkmaya devam ediyor.

Şimdi Frangudaki, Patrikhane ve Eğitim Bakanlığı çok fena açıkta yakalandılar. Şimdi kimse bu başarısızlığın hesabını veremiyor. Bütün Batı Trakya’ya rezil oldular. Lâkin hınzırlıklarından da vazgeçmeye hiç niyetleri yok gibi görünüyor. Batı Trakya Müslüman Türk çocuklarını ‘eşekleştirmek’ için, tekrar-tekrar gelecekler. Frangudaki ekibini kurtarmak ve yeni ödenekler çıkarmak için kör inatlarına devam edeceklerini beyan ediyorlar. Etsinler, bize belki eziyet edebilirler, ama asla bir zarar veremezler.

Bunların asıl sıkıntıları başka. Şimdi onlardan hesap soruyorlar, hesap veremiyorlar. Bir de çok acıktılar. Yirmi yıldan beri, Avrupa programlarından ve devlet bütçesinden “Batı Trakya’da Türk yayılmacılığını önleme ve Türklükle mücadele” bahaneleriyle, milyonlarca euro ödenekler çıkardılar, bol-bol malı götürdüler. Onlar bu işin tamamen bittiğini ve başardıklarını zannettiler, kendilerini öyle kandırdılar. Ancak yirmi yıl sonra, geri dönüp baktıkları zaman, bir arpa boyu mesafe kat etmekten ziyade, enkazdan başka bir şey göremiyorlar.

Frangudakilerin kitap projesi, bilimsellikten tamamen uzak, yenilenebilir ve geliştirilebilir potansiyelden uzak, tek kullanımlı boyalı ve bol makyajlı bir projedir. Bu çağda böyle çağdışı, sapık mantıklarla üretilen bir projenin başarıya ulaşabileceğini iddia etmek için fazlaca aptal olmak gerekiyor. Bütün Batı Trakya, ilkokullardaki çocuklar dâhil, Frangudaki ekibi, Kalancis ve Eğitim Bakanı Gavroğluyla alay ediyorlar. “Bunlar mı bizi ‘eşekleştirecek?’” diye dalga geçiyorlar.

Gelin bu çağdışı kafadan bir an önce vazgeçin! Hiç olmazsa ömrünüzün son günlerinde, İncil’de buyrulduğu gibi, insanlığa yararlı ve hayırlı işlerinizi artırmaya bakın. Çocuklarınızın, torunlarınızın gelecekte çok utanacakları bu insanlık dışı faaliyetlerden artık vazgeçin. Vazgeçmeyeceğinizi bilsek de, yine insanlık görevimizi yerine getirmek için tekrar-tekrar hatırlatmaya devam edeceğiz.  

Aslında Batı Trakya Müslüman Türkleri, Türk ve İslam düşmanlarının asıl gayesinin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Bizlere olur olmaz problemler çıkarıp provokatif oyunlara getirmek, sabrımızı taşırmak ve Anavatan Türkiye’yi de Bizans oyunlarının içine çekip onların da enerjisini tüketmektir. Şunu iyi biliniz ki, ne biz, ne de Anavatan Türkiye Patrikhane ürünü Bizans oyunlarına bugüne kadar gelmedik, bundan sonra da gelmeyeceğiz.

Bizim sizinle uğraşmaktan daha önemli işlerimiz vardır. Çocuklarımızı Bizans tuzaklarından koruyup, atalarına lâyık, hak ve adalet yolunda zulme karşı yürüyecek, bütün insanlık için hayırlı nesiller yetiştirmektir. Siz varın kinle, nefretle, düşmanlıkla, oyunla ve tuzaklarla ömrünüzü tüketin. Biz, hak bildiğimiz yoldan sabırla, azimle ve gayretle ilerlemeye devam edeceğiz. Siz de, Mukaddes İncil’de mealen buyrulduğu gibi; kin, nefret ve düşmanlık bataklarında boğulmaya ve başkalarına kazdığınız tuzaklara kendiniz düşmeye mahkûm olduğunuzu unutmayın. Bizim buna inancımız tamdır ve Müslümanlığımız için, Türklüğümüz için hiçbir zaman endişe etmiyoruz.

Çünkü bizim Müslümanlığımız da, Türklüğümüz de garanti altındadır. Müslümanlığımızın garantörü, her şeye gücü yeten, mutlak galip olan ALLAH TEALÂ’dır. Türklüğümüzün garantörü ise, bütün küresel emperyalist güç zalimlerine karşı tek başına dimdik direnen Anavatanımız TÜRKİYE’dir. Onun için bizim bir sıkıntımız ve endişemiz yoktur. Sabredeceğiz, çünkü ALLAH zulümler karşısında sabredenlere büyük müjdeler vaat ediyor.

Şimdi belki diyeceksiniz ki, “Hoca! İyi yazıyorsun güzel anlatıyorsun da, bunlar çok ağır, çok ciddi konular. Bunları kim okuyacak, kim anlayacak. Haklı olabilirsiniz, o zaman ben de, herkesin rahat anlayabileceği, M Ö 384-322 yılları arasında Atina’da yaşamış ünlü hatip Dimosthenis’in “eşek hikâyesi”nden bahsedeyim. Bir gün Dimosthenis Atinalılara çok önemli bir konudan bahsediyordu. Fakat kimsenin ciddi dinlemediğini - tıpkı bizim cemaat gibi- herkesin kendi havasında olduğunu görünce, Dimosthenis: “Konuşmamı bitiriyorum, fakat size birkaç cümlelik bir hikâye anlatmak istiyorum. Vaktiyle bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiralamıştır. Eşeğini kiraya veren adam da aynı yere doğru işi düştüğü için, birlikte yola çıkmışlardı. Konuşa-konuşa giderlerken öğle sıcağı bastırmıştı. Biraz dinlenmek ve öğle yemeğini yemek için, birlikte bir su kenarına konaklamışlar. Fakat ortalıkta gölge edecek bir şey olmadığından eşeğin sahibi eşeğin gölgesine sığınmış. Eşeği kiralayan genç bunun üzerine ‘sen çekil ben oturacağım eşeğin gölgesinde’ demiş.  Öteki, ‘Ne münasebet, eşek benim’ deyince kiracı, ‘İyi ama onu ben kiraladım’ diye itiraz etmiş. Buna karşılık eşek sahibi ‘Ben eşeği kiraya verdim gölgesini değil’ derken aralarında kavga çıkmış.” Dimosthenis, sözün tam burasında kürsüden inmiş. Halk merakla “Sonra ne olmuş, hikâyenin sonunu neden anlatmıyorsun?” diye  söylenmeye başlayınca, Dimosthenis yeniden kürsüye doğru yönelmiş ve “ Ey ahali! Az önce sizin iyiliğiniz için önemli bazı şeyler anlatıyordum, dinlemediniz. Fakat konu bir eşeğin gölgesi olunca, bakıyorum da fazlasıyla dikkat kesiliyorsunuz! Artık ne fikrimi söyleyeceğim ne de eşeğin gölgesine ne olduğunu” demiş ve kürsüden inip yoluna devam etmiş.

Madem “eşekleştirmek”ten girdik, eşeklerin gölgesinden devam ettik, yazımızı bir eşek fıkrasıyla taçlandıralım bari. Bir gün Türk, Sırp, Bulgar ve Yunan polisleri arasında avlanma konusunda yarışma düzenlenmiş. Hangi ülkenin polisi avı daha çabuk getirirse o kazanacak. Bir ormana götürüyorlar ve yarışma başlıyor. Aradan bir saat geçiyor, Türk elinde kocaman bir tavşanı getiriyor. Aradan üç saat geçiyor, Bulgar da tavşanı getiriyor. Beş saat sonra Sırp da tavşanı getiriyor. Aradan on saat geçmiş, akşam olmuş, gece olmuş Yunan polis ortalıkta yok. Ertesi gün sabahleyin erkenden aramaya koyuluyorlar. Öğlene doğru bir derede buluyorlar ve bir eşeği bağlayıp kocaman bir odunla dövdüğünü ve ikidebir kulaklarına ‘itiraf et tavşan olduğunu’ dediğini görüyorlar.

Şimdi bizim “efendiler” de bize yıllardan beri, “İtiraf edin Helen olduğunuzu, Türk olmadığınızı” diye dayatıyorlar. Ne kadar akıl dolu (!) bir iş değil mi? Bu kadar akıl kimlerde bulunur onu da siz söyleyin!

Batı Trakya Müslüman Türklerini eşek gibi gören, Helenleştirmek için ‘eşekleştirebileceklerine’ inananlar varsa, bunlar ünlü komedyen rahmetli Kemal Sunal’ın kendine has üslubuyla söyleyecek olursak “eşşeoğlueşektir” ve ancak avuçlarını yalarlar.

Son söz: Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye...
Yazarın Diğer YazılarıBir başka açıdan İzmir’in işgali ve Mitropolit Hrisostomos zihniyeti6-7 Eylül 1955 provokasyonları ve Patrik Athinagoras’ın rolüYeni yasal düzenlemeyle “müftülük makamı” resmen ortadan kaldırılıyorEkümenik “Tanrı”nın yalancı peygamberi Georgios KalancisMahkemelerin aleyhimize verdikleri kararlar, doğru yolda olduğumuzun kanıtıdırGüncel HaberlerAra Güler son yolculuğuna uğurlandıHerkesin cevabını aradığı soru: Kaşıkçının cesedi nerede?Avrupa Birliği'nden 'Kaşıkçı' açıklamasıMakedonya'da isim değişikliği sürecine yeşil ışıkİsrail polisi Kudüs Valisi’ni gözaltına aldı
© MİLLET MEDYA 2018 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech