LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
İskeçe’de bulamayıp Mardin’de bulduklarım08 Kasım 2018Salih Canbazscanbaz97@gmail.com

Geçtiğimiz hafta özel bir sebep ve ayrıca turistik bir amaçla Mardin’deydim. Mardin konusunda herkesin az çok bilgisi vardır. Bu bilgilerin başında da farklı kültürlerin bir arada yaşama başarısı dilden dile dolanan bir şey. Başarı diyorum... Belki insanlığın gereklerinden birisi bir arada yaşamak ama günümüz çağında gerçekten başarı.

Kimlikle ilgili konulara ilgi duyan biri olarak labaratuvara gittiğimin farkındaydım, hatta Mardin’e gelmeyen arkadaşlarımı “Resmen labaratuvara gidiyorum” diyerek kıskandırıyordum. Mardin her ne kadar çok-kültürlü bir şehir olsa da “Bu kadar abartmanın ne gereği var?” diye sorulabilir ama okudukça abartmadığımı farkedeceksiniz.

İskeçe’de okula gitmek vs Mardin’de okula gitmek

Öncelikle sabah ayağımızın tozuyla, daha otobüsten inmeden bir köy okulunu ziyaret ettik. İskeçe’de bulamadıklarım işte tam da burada başlıyor. İnsana “Bir köy okuluna gideceksin” denildiği zaman belli başlı unsurlar canlanır zihninde ancak benim memleketimde bitirdiğim ne Gökçepınar Azınlık İlkokulu’nda, ne de İskeçe Muzaffer Salihoğlu Azınlık Lisesi’nde bu ‘köy’ okulundaki imkanlar yoktu. “Sizi birazdan konferans salonuna alacağız, çocuklarla orada buluşursunuz” denildiğinde kendi kendime hayrete düştüm. Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin okullarında konferans salonu yokken, terörden nasibini fazlasıyla almış şehrin köy okulunda konferans salonu vardı. Şunu da belirtmeden edemeyeceğim: Şu an Türkiye’de haftada asgari bir konferansa katılırken, üniversiteye gelene kadar memleketimde katılabildiğim konferans sayısı bir elin parmağını geçmiyordu.

Öğrencilerin gelecekle ilgili hayallerini dinlerken köy ortamında ufuklarının bu kadar geniş olmasına da ayriyetten şaşırdım çünkü bizim zamanımızda en parlak öğrencinin hayali bile doktor veya öğretmen olmaktan öteye gidemiyordu.

Öğrencilerin çoğu civar köylerden oldukları için okula nasıl gidip geldiklerini sorunca, servisle gidip geldiklerini söylediler. Yine bu konuda da 6 sene boyunca her gün otobüsün beni ve 7-8 kişiyi daha evimizden 2 km uzakta bıraktığını söylemeden edemeyeceğim. O 2 km’yi de tabii ki her gün yürümek zorundaydım. Çoğu zaman kendime “Ne güzel spor yapmış oluyorum” bahanesi sunsam da bazen yağmura yakalanıp, eve dönene kadar ıslak kediye dönmüşlüğüm çok olmuştur. Bu konuda diyeceğim odur ki, Mardin’in çocuklarına yol ardına kadar açılmış, onlar da büyük bir kararlılıkla yürüyor. Buradaki tek sorun kız çocuklarının az sayıda olması ve gelecekle ilgili hayallerini söylerlerken de karamsar konuşmalarıdır ama bu açılan yol sayesinde ümit ediyorum ki, güzel günler onlar için de yakındır.

İskeçe’de dini pratikler vs Mardin’de dini pratikler

Cuma saati yaklaşırken camide yapılan vaazı duyabiliyorduk. Duyuyorduk ama aynı zamanda büyük bir sürprizle karşılaştık çünkü vaaz resmen 3 dilde veriliyordu. Vaiz söylediği her Türkçe cümleyi ilk önce Arapça’ya, sonra da Kürtçe’ye çeviriyordu. Köy halkının dediğine göre, oraya atanan hocalar en az 3 dil bilmek zorundaymış. Cumaya gittiğimizde de yine aynı şekilde hutbenin 2 dilde okunduğuna şahit olduk. Özellikle Müslüman olarak bilinen insanların ‘asli unsur’ statüsünde olmalarına rağmen ibadetlerini istedikleri dilde yapmalarını görünce, Batı Trakya’da hakları uluslararası antlaşmalarla garantiye alınmış azınlığımızın haline bir kez daha acıdım. İbadetimizi kendi dilimizde yapamadığımız için değil, kendi dilimizin kendi dilimiz olarak kabul edilmediği için...

İskeçe’de şehir hayatı vs Mardin’de şehir hayatı

Ertesi gün şehri gezme vaktiydi... Daha önce anlatıldığı gibi cami ve kilise arasındaki mesafe çok yakın olup ‘bir arada yaşama’ kültürünün adeta canlı örneğine şahit oluyorduk. Gezinin ilk bölümünde grupla birlikte hareket etmek zorunda olmamıza rağmen, grubun içinden birkaç arkadaşla ara sokaklara da dalıp fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik. O sırada berberlik yapan bir adamın bize seslendiğini gördük, elinde bir anahtarla koşa koşa yanımıza gelip, dedelerinden kalma evin kapısını açtı, bize içeriyi gösterdi, çatıya çıkartıp fotoğraf çektirmemize izin verdi. Bunlar olurken, “Umarım bunun üzerine para istemez” şeklinde bir güvensizlikle kendi kendime söylendim. Gerçekten de insanın kalbi her ne kadar iyi olursa olsun yolda gördüğü bir yabancıya evini durup dururken neden açsın ki? Ama bize her haliyle güvensizlik duygusunu aşılayan modern dünyanın güvensiz yaşam tarzı yoktu ve oradaki adam gerçekten içinden bize iyilik yapmak geldiği için kapıları açmıştı.

İskeçe’de de tabii ki halk nezdinde kültürler birbirleriyle çatışmıyor ancak biz daha azınlık olarak kendi aramızda güven duygusunu tesis edemedik. Siyasetçi din adamının, din adamı gazetecinin, gazeteci bilmem kimin arkasından konuşuyor, herkes birbirinin arkasından konuştuğunu bildiği için de kimse kimseye güvenemiyor.

Amerika’ya bir not: Çok-kültürcülük proje değil insanlık ürünü olmalıdır

Herkese kapılarını açacak kadar iyi niyetli insanların yaşadığı bir memlekette de birbirine zıt kültürlerin bir arada yaşamasına şaşırmamak gerek. Ve en önemlisi de bölge her ne kadar çok-kültürlü olsa da etnik temelli kimlikler asla ön plana çıkmıyor,  bir Arap bir Süryani’yi, bir Süryani bir Kürt’ü ortak bir tarihin parçası olarak görüyor.

Bunu belirtmişken ayrıca çok-kültürlülük konusunda sürekli örnek olmaya çalışıp da başarısız olan Amerika’ya bir not düşmek gerekir. Çok-kültürlülük, bir proje olarak sunuluyorsa başarısız olması kesindir. Amerika ilk önce eritme potası modelini denedi, bu şekilde çorbanın içinde eriyip kaybolacağından korkan kültürler gettolara çekildi. Amerika bu sefer salata tabağı modelini ileri sürdü. Buna göre kültürler erimeden olduğu gibi kalabilecekti ama bir yandan da Amerika’nın ortak düşman belirleme stratejisi buna engel oluyordu. Amerika Komünizm’den sonra İslam’ı ortak düşman benimseyerek Amerikan halkında bir birlik oluşturmayı denemiş olsa da, içinde kin besleyen bir insanın yakınındaki insana dostça davranamayacağını, en basitinden güven duyamayacağını idrak edemiyordu.

Bütün bunlardan dolayı çok-kültürcülük politikaları en iyi İslam Medeniyeti’nde uygulanmıştır. İbrahim Kalın’ın da söylediği gibi İslam Medeniyeti’nde çok-kültürcülük postmodern dönemde ortaya çıkan dar anlamdaki çoğulculuktan ziyade kozmopolit mahiyeti taşıyordu. Burada kozmos dünya anlamı taşımasının yanında düzen anlamını da taşıyor. Polis’ten (şehir) gelen politis (vatandaş) kelimesi ise Platon veya Farabi’deki ideal veya erdemli şehri temsil ediyordu. Buna göre farklı kültürlerin bir arada yaşatılması göçü yönetmek gibi zaruri ihtiyaçlardan değil insanlık gereği yürütülmekteydi.
Yazarın Diğer YazılarıKartepe’nin zirvesinde bırakılanlarKafasız gövde!İran tesettür modasının yaygınlaşmasına eleştirel bir bakışBizi bir arada tutamayan bağlarKarşısındakine zarar vermek isteyen insan karşısında güçlü insan istemezGüncel Haberlerİdadiye Okul Aile Birliği seçimleri yapıldıGravanis, Gümülcine Belediyesi için başkan adaylığını açıkladıMillet Gazetesi İstanbul'da düzenlenen Filistin toplantısına katıldıSuudi Arabistan'a giden Gabon Cumhurbaşkanı kayıpAB savunma alanında bağımsız aktör olmaya hazırlanıyor
© MİLLET MEDYA 2018 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech