LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
Şeytan taşlamaktan salâvat getirmeye fırsat bırakmıyorlar02 Aralık 2018Feyzullah Hasankâhya

Her tarafımızı kuşatmış olan, bütün maddî-manevî değerlerimizi hedef tahtasına oturtmuş bir ortamın içinde varlık mücadelesi vermeye çalıştığımız için olsa gerek, çoğu zaman iç ve dış düşman ve tehlikelerden daha çok bahsetmek zorunda kalıyoruz. Sürekli başkalarından ve çevremizi kuşatan problem ve sıkıntılardan bahsederken, kendimizi, nefsimizi ve iç dünyamızı farkında olmadan ihmal ediyoruz.

Allah Teâlâ’nın kurduğu evrensel düzenin yasaları sayesinde, mübarek ay, gün ve geceler vesilesiyle biraz kendimize geliyor, varlık gayemizi hatırlama fırsatı yakalayabiliyoruz. İslâm tarihinde Rebiu’l-evvel ayı, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazreti Muhammed’in (sas) doğduğu kutlu ay olarak şöhret bulmuştur. Bu vesileyle Muhammed Rasulüllah’a binlerce salât ve selâm olsun!

Aslında inancımızda ve kültürümüzde insanın dış âlemini tanıması, kendi iç âlemini tanımasından sonra gelir. Yani insanın kendini tanıması öncelikli meseledir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” düsturunun İslâm tefekkür ve medeniyet tarihinde etkili ve tesirli bir şekilde yaygınlaşmasının en önemli sebebi, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde bu manadaki beyanlarda aramak gerekmektedir. Meselâ şu ayetlerde: “Kendi vücutlarınızda varlığıma, sayısız deliller vardır, görmüyor musunuz.”(51/21), “Onlara ufuklarda ve kendi vücutlarında ayetlerimizi göstereceğiz.” (41/53) Hz. Aişe’den nakledilen bir habere göre de, Hz. Peygambere “İnsan Rabbini ne zaman tanır?” diye sorduğunda Hz. Peygamberin cevabı “Kendini bildiği zaman.” buyurmuştur.

“Kendini bilme” sembolik ifadesi, çok geniş bir anlam yelpazesini barındırıyor. Bu ifadenin içerdiği anlamlardan bazıları şöyle ifade edilebilir: Varlığın kendini idrak etmesi, sadece maddî bedenden ibaret olmadığını kavraması, kim olduğunu, dünyada niçin var olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, amacının ne olduğunu idrak etmesi, kendini ve iç âlemini keşfetmesi, İlâhî İrade Yasalarının İçinde bir ses olarak ifade bulduğunu, sezgi kanalını, en iyi yol gösterici vicdanını keşfetmesi. Sonsuz ve mutlak kudretin karşısında her zaman bir hiç olduğunu idrak etmesi, kendisini yüceltme ve genişletme yollarını keşfetmesi, kendisi ile karşılaştığı olaylar arasında ilişki kurmayı keşfetmesi, kendisi ile kâinat arasındaki bağları keşfetmesi, niyet, duygu ve düşünceleri denetlemeyi keşfetmesi, tabiattaki ilke ve yasalarla uyum içerisinde yaşamayı ve onlardan iyi niyetle yararlanmayı keşfetmesi, diğer varlıklara karşı ve kâinatı sevk ve idare eden Sahibine karşı olan manevî borcunu yerine getirme zorunluluğu olduğunu idrak etmesi vs.

“Kendini bilme” ibaresi sadece İslâm kültür ve medeniyetinde değil, (çağımızda anlam ve değerini yitirmiş olsa da) eski Batı medeniyet ve kültüründe de“Kendini bilme” ifadesi derin manaları ihtiva eden hikmetli bir söz olarak telakki edilirdi. Eski Yunan’da Apollon’a isnat edilen tapınağın girişinde yer aldığı iddia edilen  “Kendini bil” (Gnothi se afton) ibaresi, ezoterik ve mistik ekollerde sembolik bir mana ifade eder. Pisagor ve Orfeos da, “Kendini bilen Tanrılar âlemini de bilir.” ilkesini benimsemişlerdir. Sokratis, insanın kendini bilmesini, erdemli olmasının ön koşulu olarak görür. Erdemi bilgiyle özdeşleştirir.

Başka bir anlatımla bilge insan erdemlidir. Bir eylemin iyi olması için öncelikle yararlı olması gerekir. Bunun için insan, insanlığın ortak amaç ve beklentileri üzerine odaklanmalıdır. Çünkü bireyin mutluluğu, toplumun mutluluğuna bağlıdır. Ona göre iyi davranışlar, herkese başarı ve mutluluk getirirken, kötü davranışlar da başarısızlık ve endişe getirir.

İnsanlar, yaratılış gereği mutlu olmayı arzu ederler. Mutluluk, insanî varoluşun en yüksek gayesi ve insanın dünyadaki varlığının temel nedenidir. Ancak insanın mutlu olabilmesi için, bilgi ve erdeme ihtiyaç duyar. Bilgi, insana neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösteren bir yol haritasına benzer. Böyle bir yol haritasına sahip olan insan, (eğer insanlığını ve erdemin kaybetmemiş ise) bile bile kötülük yapmaz.

Ne yazık ki, son iki yüz yılda dünyaya hükmeden sözde Hıristiyan Batı medeniyeti, (bütün maddî ve manevî imkânlar ellerinde olduğu halde) bütün güç ve iktidarlarını kötüye kullanmışlar, hâkim oldukları bütün coğrafyalara vahşet, kan ve gözyaşı hâkim olmuştur. Açık ve net bir şekilde anlaşılmıştır ki, Batının insanlığa sunabileceği ne bir medeniyet ne bir demokrasi vardır. Hepsi kocaman bir yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır.

Son yüzyılda, dünyada savaşa girmeyen ülke hemen-hemen hiç yoktur. Sadece birinci dünya savaşında 70 milyon asker seferber olmuş, milyonlarca insan ölü, milyonlarca insan yaralı, milyonlarca esir, milyonlarca göçmen, çoğu açlık, kıtlık, hastalık ve göç nedenleriyle savaşmayan kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan sivil ölümler gerçekleşmiştir. O günkü dünya nüfusunun yarısını (800 milyon) insanı etkilemiştir. Ve bu barbarlıkların ve vahşetlerin hepsine, demokrasi, medeniyet ve insan hakları vaatleriyle,  sözde Hıristiyan Batılılar sebep olmuştur. Bu acıların ve vahşetlerin hiçbirisine Müslümanlar sebep olmamıştır. Tam tersine en büyük mağduriyeti Müslümanlar yaşamıştır.

“Kendini bil” sözünün, Sümer, Mısır, Çin, Hindistan, Eski Yunan ve Lâtin Amerika uygarlıklarının içinde dolaşmış olsa da, can bulduğu, uygarlığa mal olduğu yer Anadolu’dur. “Kendini bil” sözü yüzyıllar boyunca değişik coğrafyalarda yankılandıktan sonra, 14. Yüzyılda Yunus Emre’nin dizelerinde şöyle ölümsüzleşmiştir.

“İlim İlim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır”

İnsanın sahip olabileceği en değerli bilgi, insanın kendi varlığının ve benliğinin hakikatini bilme irfanıdır. Bu yönüyle insanın kendi benlik bilgisine sahip olması, Mevlâna’ya göre en büyük zenginlik, insanın kendi benliğini bilmeyişi ise, en büyük fakirlik olarak nitelendirmektedir.

Roma ve Bizans’ın devamı olduklarını büyük bir gururla iddia eden Hıristiyan Batının yeryüzündeki “Hılâfet”  merkezi konumundaki İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethedilmesiyle yer altına inmiştir. Osmanlı Devleti aleyhindeki bütün örgütsel faaliyetlerini, 1821 yılına kadar gizliden yürütmüştür. 1821’den sonra Rum Patrikhanesinin örgütlemesiyle Fenerli Rum zenginler ve silâh tüccarlarının desteğiyle bütün Haçlılar, Osmanlı Devletine karşı hem açıktan hem gizliden savaş yürütmüşlerdir.

Heybeli Ada Ruhban Okulunda özel olarak yetiştirilen, Athinagoras’lar ve Hrisostomos’lar gibi “Taliban” zihniyetli sözde ruhbanların öncülüğünde Brunson, Feto ve Prens Bin Salmanlar gibi küresel emperyalist güçlerin ileri karakol jandarmalığını, Balkanlarda ve Anadolu’da her türlü isyan, kaos ve cinayet faaliyetlerini büyük bir başarıyla yürütmüşlerdir. Bu tür karanlık zihniyetlere sahip, insanlıktan zerre kadar nasibi olmayanların, ne bir din, ne bir medeniyet ne de bir uygarlık iddiasında bulunamazlar. Bunlar (Hıristiyan olsun Müslüman olsun, cübbeli olsun Papaz kıyafetli olsun) insanlıktan nasibi olmayan bedbahtlardır. İstedikleri kadar Hıristiyanlıktan ve ya Müslümanlıktan bahsetsinler...

Fener Rum Patrikhanesi ve Amerika’daki Fenerli baronlar, 1821’de Yunanistan’a bağımsızlık kazandırdıktan sonra, Yeni Dünya Düzeninin temellerini, yeni uydurulmuş bir din ile sağlamlaştırmak, Patrikhanenin tam bağımsızlığına ve küresel Emperyalist düzenin tek Ekümenik Dinî Merkezini İstanbul’da kurmak için bu ideal ile faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu “Megali İdea”larını gerçekleştirmek için yüzyıllarca en büyük engel olarak Osmanlı Devletini ve Hılâfet Makamını görüyorlardı.

1922 yılında Osmanlı Devletinin Saltanat kanadını; 1924 yılında Hılâfet Makamını ortadan kaldırmayı başardılar. Artık İslâm dünyasının bir Hılâfet Makamı kalmadığı için, İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesinin yeni “Ekümenizm” dininin tek merkezi olmak için önü tamamen açılmıştır.

İslâm dünyasını, Feto gibi, Bin Salman gibi sahte kâinat imamları, kukla krallar, sahte mesihlerle, sahte şeyhlerle; Hıristiyan dünyasını da, sahte Papalar, sahte Patrikler, sahte Başpiskoposlar ve sahte Mitropolitlerle idare etmek için Rum Patrikhanesin öncülüğünde Pentagon merkezli, bütün Hıristiyan mezheplerden karma bir Dünya Kiliseler Birliğini kurdular. Hıristiyan dünyasındaki son gelişmeler de göz önünde bulundurulduğu zaman, “Ekümenizm” dinine itiraz edebilecek Rusya ve Vatikan gibi hangi merkezler varsa, hepsini şantaj, tehdit, yalan ve iftiralarla boyun eğdirmeyi, bir şekilde dize getirmeyi başardılar. Artık Küresel Emperyalist Zulüm Düzeninin tek Ruhanî Baron’u Fener Rum Patriği Bartholomeos, İstanbul’da “Ekümenist Tanrı” lığın tahtından bütün dünyaya meydan okuyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bütün dinler, bütün medeniyetler, bütün uygarlıklar bir şekilde “Kendini bil” ilkesinden nasibini almıştır. Kendini bilen, Rabbini bilen insanların hiçbir varlığa bile bile zarar vermeleri mümkün olmadığına göre, günümüzde dünyaya hükmeden Ekümenist Hıristiyan Küresel Emperyalist Zulüm Düzeninin, “Kendini bil” ilkesinden maalesef hiçbir nasibi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde kulaklarını hakikate kapatanlara, “Kendini bil”meyi  “gemisini yürüten kaptandır” olarak yorumlayanlara, adeta yürüyen ölülere bu hikmetli ibarenin her hangi bir faydası olmayacağı aşikârdır.

Kur’an-ı Kerim çağlar üstü bu hakikati şöyle vurguluyor: “Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?” (43/40)

“Kendini bil”menin, tüm bilgeliğin başlangıcı olduğunu Mısır’daki sağır sultan bile duymuştur. Dikkat edilirse, hem gerçeğin kaynağı, hem de doğruya rehber olarak “bilme”ye ortak bir vurgu olduğu görülecektir. Bu hakikati ifade eden, Rum Suresinin 30’ncü ayetiyle noktalayalım: “Sen, bâtıl olan her şeyden uzaklaşarak, yüzünü kararlı bir şekilde dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran ki, Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin. Bu sahih dindir, ama çoğu insanlar onu bilmezler.”

İnsanın fıtratını ifsat etmeye çalışanlara ve sahih dini tahrif etme çabası içerisinde olan müfsit ve zalimlere karşı samimi bir şekilde “Barışçıl Direniş” gösterenlere selâm olsun!

Yazarın Diğer YazılarıBatı Trakya’da neden Türk’ün oyu Türk’e diyoruz?Batı Trakya’da DEB Partisinin seçim başarısıAyasofya’nın ibadete açılması ve Dimetoka Çelebi Sultan Mehmet CamiiY. Zelanda’daki terör saldırısına karşı Bartholomeos’un tepkisiKıbrıslı Türkler Batı Trakya’dan ibret alsınlar!Güncel HaberlerYassıköy Belediyesi’nde ürün zarar bildirimi başladıDoğu Akdeniz'de neler oluyorGümülcine Belediyesi'nden yol ve çevre temizliğiABD'li gençlerin yarısına yakını sosyalist bir ülkede yaşamak istiyorİtalya'da göçmen tarla işçilerine ırkçı saldırı
© MİLLET MEDYA 2019 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech