LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
İnsanlığın düşmanı üç sosyal hareket23 Aralık 2018Salih Canbazscanbaz97@gmail.com

Sosyal hareketler genellikle toplumda hoş karşılanmayan veyahut bu hoş karşılanmamaktan kaynaklanan bir tahammülsüzlük neticesinde oluşan patlama durumudur. Sosyal hareket denince akla ilk gelen devrim, devrim denince de akla ilk gelen Marksizm’dir. Ancak konumuz itibariye Marksizm ilgi alanımız dışında kalacaktır. Çünkü devrimci, daha açık olmak gerekirse bir sistemi kökten kaldırmayı hedefleyen bir sosyal hareket ‘klasik sosyal hareket’ kapsamına girmektedir. Her şeyin ölçüsünün bireysellik ve özgürlük haline geldiği 21. yüzyılın ‘yeni/çağdaş sosyal hareketleri’ ise bir sistemi değiştirmekten çok, sistem içerisinde yanlış olarak değerlendirdikleri bir uygulamayı durdurmayı ve değiştirmeyi hedeflemektedir.

Klasik dönemin sosyal hareketleri pozitivizmin etkisiyle geliştiğinden ‘yegane hakikat’ iddiası taşımaktaydı. Bu nedenle de Yunanistan ve Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkede kutuplaşmalara sebep olmuştu. Solcular solu, sağcılar ise sağı yegane hakikat olarak görmekteydi. Dahası Marksizm gibi ideolojiler kendi içerisinde meşruiyet zemini oluşturan felsefi temellere sahipken, varoluşunu sürdürme adına Müslümanlar da İslamcılık kimliği altına bürünmüş ve tam bir Batılı gibi düalist bir anlayışla ve ne yazık ki kendi felsefi temellerinden kopmuş olmakla birlikte başka hiçbir felsefi temele dayanmadan tepki göstermekteydi.

Çağdaş dönemde postmodern akımların ortaya çıkmasıyla birlikte ‘tek doğru’ anlayışı ortadan kalkmış böylelikle de herkesin kendi doğrusunun olabileceğine inanılarak sosyal hareketler iyice bir müphemlik girdabına sokulmuştur. Postmodernizmin çoğulcu görüntüsü insan hakları açısından umut verici olsa da, benzerlikler yerine farklılıklara odaklandığı için doğası itibariyle çözüm üretmesi beklenemezdi. Nitekim bu durum, hiçbir çözüm üretemeyen sosyal hareketleri doğurdu.

21. yüzyıl paradigmasının neoliberal paradigma olduğunu hatırlamakta fayda olacaktır. Daha önce postmodernizmle anlamaya çalıştığımız 21. yüzyıl toplumuna bir de sürekli tüketmeye teşvik edilmesi için kontrolsüz özgürlük aşısı uygulandığını hemen belirtelim. İnsan, sadece freni boşalırcasına özgür hissettiği zaman tüketim alanındaki sınırlarını kaldırabilecektir. Freni boşaltılmak istenen insanın da, özgürlüğü adına her türlü aksiyonda bulunmasına göz yumulmaktadır veya en azından göz yumulacak ortam hazırlanmaktadır.

İnsanlık adına yapılan sosyal hareketler bir anda insanlığın düşmanı haline gelmiş. Bunların patronu hiç şüphesiz neoliberalizm. Zaten azınlığın zengin olmasını savunup da fakirlikten ölmeyi çalışmamaya bağlamak insani suçların fikri temelidir. Bu anlayış altında birçok hareketten söz edilebilir, ama ben sesini en çok duyuran feminizm, ekolojik hareketler ve düşünce özgürlüğü hareketleri üzerinde duracağım.

Kadın haklarını savunmak, çevreyi korumak veyahut fikrini rahatlıkla belirtmek neden insanlığın düşmanı olsun? Bu hareketlerin savunucuları bize ilk başta bu soruyu soracaklardır, ama bilmeliler ki, savunulan hareketin mahiyeti, isminden çok bulunduğu bağlama bağlıdır. Dolayısıyla 150 sene önceki feminist hareketin amacı kadınları işbölümüne dahil etmek iken, günümüzdeki feminist hareketin gayesi ise kadınlara tamamen bireysel özerklik vermektir. O halde herhangi bir hareketi savunurken o hareketin öznesinden çok bağlamını savunduğunuzu unutmayın.

Şimdi gelelim sakıncalara. Öncelikle belirtmeliyim ki kadın haklarını korumak, bunlarla alakalı sosyal hareketlerin ortaya çıkması kesinlikle doğal ve gerektiği durumlarda olması gereken durumdur. Fakat, bir kadının bu hareketi varoluşsal kimlik haline getirmesi çok garip sonuçlara götürebilmektedir. Konuyla ilgili şahit olduğum bir olayı aktarmak yerinde olacaktır. Bir sene kadar evvel sosyoloji topluluğumuzun haftalık düzenlenen fikir atölyesi etkinliğinde ‘Kadına Şiddet’ konusu çerçevesinde bir tartışma düzenlemiştik. Ne var ki, etkinlik öncesinde kendi aramızda istatistiklere bakarken, son bir senede kadına yönelik şiddette azalma olduğunu gören bir arkadaşımızın yüzündeki rahatsızlığı görmeliydiniz. Rahatsızlık sadece yüzüyle kalmamış diline de düşmüştü, “Nasıl ya, gerçekten azalmış mı?” diye bir tepkide bulundu. İşte neoliberal düzenin feminist hareketleriyle ilgili dile getirmek istediğim temel nokta buydu.

Bir de çevrecilere neden karşı çıktığımı belirteyim. Çevreciliği özellikle hayvan hakları bağlamında ele alacağım. Her geçen gün hayvanlara karşı uygulanan şiddetle ilgili haberler okuyoruz, dinliyoruz. Bu konuda ciddi hukuki önlemlerin alınması gerektiğini düşünmekle birlikte, aşırı hassaslıktan doğacak olan şuursuzluğa karşı da hukuki önlemlerin alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu hassaslıkların ne olduğunu soracak olursanız, bir canı koruyayım derken diğer bir canın ölmesine göz yummaktır derim. Evet hayvan canı insan canından değersiz değildir, ama insan canı da hayvan canından değersiz değildir. Bu konu bağlamında hayvan şiddeti haberleriyle karşılaştığımız gibi, ne yazık ki pitbullar tarafından parçalanan bebek haberleriyle de çok sık karşılaşır olduk. Çoğu zaman “Hayvanlar insanlardan daha masum çünkü hayvanlar bilinçli bir şekilde şiddet uygulamaz” gibisinden ifadelerle karşılaşıyoruz, ama bir bebeğin bilinçli bir şekilde suç işlediği ne zaman görülmüş ki? Hatta bilinçsiz de olsa şiddet uyguladığı görülmüş mü bir bebeğin? Pitbullar öldürülsün demiyorum, önlem alınsın diyorum.

Son olarak gelelim düşünce özgürlüğüne... Herkesin her şeyi yapmakta özgür olduğu neoliberal toplumda insan kendisine sonsuz ifade hakkı tanır. Eli kalem tutan herkes istediği her şeyi yazacak, ağzı laf yapan istediği her şeyi söyleyecek buna tepki geldiğinde ise ifade özgürlüğünden dem vuracak. Herkesin, hakkını korumak için istediğini söyleme hakkı vardır, ama kimsenin haksızlığa haksız bir şekilde tepki göstermeye hakkı yoktur. Siz hangi kavganın hakaretle, küfürle sona erdiğini gördünüz? Demek istediğim, kendinize adaletsizlik yapıldığını düşünüyorsanız bunu adil bir tavırla dile getirin, kimsenin bulunduğu ülkenin devletine karşı hakarette bulunmaya, ona karşı tehditkar ifadelerde bulunmaya hakkı yoktur. Ancak yapılan hataları dile getirmesi de en büyük vazifesidir.

Toparlayacak olursak, her çağ gibi, yaşadığımız çağ da insan eylemlerine yön vermektedir. İnsan çoğu zaman kendi yararına iş yaptığını zannetse de aslında yapılan bu iş sistemden başkasına fayda sağlamamaktadır ve dikkat ederseniz verdiğim bütün bu örnekler ulus devletleri zayıflatmakta veya esnetmekte. Böylelikle de daha kolay yönetilebilir duruma getirmektedir.

Yazarın Diğer YazılarıPlastik poşetler ücretlendirilince ne olacak?Bir İslam kenti olarak İskeçeParanoid arzuların hedefinde olmakVicdan rahatlığı yanılgısıİskeçe’de bulamayıp Mardin’de bulduklarımGüncel HaberlerAhmet Kurt Mustafçova belediye başkan adaylığını açıkladıYTB'nin uluslararası bursiyerleri Türkiye'deki deneyimlerini paylaştıRusya Twitter ve Facebook'a idari işlem başlattı'Şeker, rahimdeki bebek ölümlerinin en önemli nedenlerinden'Suudi Arabistan Arakanlı Müslümanları sınır dışı etmeyi planlıyor
© MİLLET MEDYA 2019 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech