LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
Kıbrıslı Türkler Batı Trakya’dan ibret alsınlar!07 Mart 2019Feyzullah Hasankâhya

Dünya’nın incisi İstanbul ve Akdeniz’in incisi Kıbrıs adası, tarih boyunca çok büyük stratejik öneme sahip olmuşlardır. Bunun için her dönemin süper güçleri tarafından bir türlü paylaşılamamışlardır. Son zamanlarda bütün Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta yaşanan ve gittikçe artan gerginlikler, tarihten gelen güç ve menfaat paylaşım kavgalarından başka bir şey değildir. Kıbrıs adası ve İstanbul, sadece Türk dünyası için değil, bütün İslâm âlemi için de, maddî ve manevî açıdan çok büyük değerlere sahip olduğunu unutmamak gerekir.

Hz. Peygamber Aleyhi’s-selâm, mucizevî bir şekilde Kıbrıs’ın ve İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedileceğinin müjdesini vermiş, bu şerefe nail olanları övmüştür. Enes b. Malik (r.a.)’ten rivayet edilen bir hadis-i şerif’te şöyle buyurmuştur: Bir gün Rasülüllah aleyhi’s-selâm, Kubâ’da yaşayan teyzem Ümm-i Harâm’ı ziyarete geldi. Ümm-i Harâm, Peygamberimizin dedesi Abdülmüttalib’in annesi “Selma” tarafından akrabası ve süt teyzesidir. Teyzem yemek ikram ettikten sonra Peygamberimiz istirahate çekildi. Bir müddet sonra gülümseyerek uyandı. Ümm’i Harâm: “Yâ Rasûlallah! Sizi gülümseten şey nedir?” diye sordu. Rasülüllah: “Rüyamda bana ümmetimden bir ordu şu gök denizin -yani Akdeniz’in-  ortasında gemilerle, büyük ihtişamla deniz harbine gittikleri gösterildi de bunun için gülüyorum” diye buyurdu. Peygamberimiz (s.a.v.) tekrar uykuya daldı, bir müddet sonra tekrar gülümseyerek uyandı. Ümm’i Harâm tekrar sordu, Peygamberimiz aynı rüyayı tekrar gördüğünü söyledi ve bu seferlere katılanlar büyük mükâfatlara nail olacaklarının müjdesini verdi. Bunun üzerine Ümm’i Harâm: “Yâ Rasûlallah! Beni de bu müjdeye nail olanlardan eylemesi için Allah’a dua et” diye ricada bulundu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Sen ilk deniz seferine çıkanlarla beraber olacaksın”  buyurdu. Peygamberimizin bu açıklaması Ümm’i Harâm’ın Kıbrıs seferine katılacağının müjdesiydi.

İslâm tarihinde Kıbrıs adası ilk defa Hicri 28-Milâdi 648 yılında, yani bundan tam (1371) yıl önce, Hazreti Osman’ın hilâfet döneminde, Şam ve Mısır cephelerinden iki koldan kuşatılarak, savaşmadan sulh yoluyla fethedilmiştir. Kıbrıs’ın yerli halkı, tıpkı Batı Trakya Müslüman Türkleri gibi çok barışçıl ve her gelenle iyi geçinmeyi prensip edinmişlerdir. Ancak bazı işgalciler çok acımasız kıyım ve yıkımlar yapmışlar, ağır vergiler ve doğal zenginliklerini acımasızca sömürmüşlerdir. Kıbrıs’ın Müslümanlar tarafından fethedildiği dönemlerde de, Bizans’ın uyguladığı ağır vergiler ve sömürü düzeninden bunalmışlardı. Bunun için, Milâdi 648 yılında Müslümanlar Kıbrıs’ı kuşatınca, Müslümanları kurtarıcı olarak görmüşler ve kimsenin burnu kanamadan sulh yoluyla Kıbrıs fethedilmiştir.

Kıbrıs’ı kuşatan ashab-ı kiramdan; Halid b.Zeyd Eba Eyyüb’el-Ensarî, Ebu Zer el-Gıfarî, Ebu’d-Derda, Ubade b. Samit ve onun yaşlı hanımı Ümm’i Harâm Hazretleri gibi pek çok ashab-ı kirâm da bu deniz seferine katılmışlardır. Ümm’i Harâm Kıbrıs’ta sefer esnasında, Larnaka yakınlarında bindiği katırdan düşerek şehit olmuş ve burada defnedilmiştir.  Kıbrıs adası, Osmanlı Türkleri tarafından 1571 yılında Venediklilerden tekrar geri alınınca, Ümm’i Harâm’ın mezarının olduğu yere türbe, cami ve tekke yapılmıştır. Bugün hâlâ ziyaret edilmekte, bölgede “Hala Sultan” olarak bilinmektedir.  

Kıbrıs deniz seferine katılan Eba Eyyûb el-Ensarî, peygamber Efendimizin İstanbul’un fethi ile ilgili müjdesine de nail olmak için, Hicrî 49 Milâdî 669 tarihinde, yani tam 1350 yıl önce, ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul seferine katılmış, İstanbul surlarının dibine kadar gelerek burada şehit olmuştur. Pek çok Ashab-ı kiram gibi kendisi de İstanbul’da defnedilmiştir. Eba Eyyûb el-Ensarî hazretlerinden 784 yıl sonra 1453 yılında İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Eyyûb Sultanın mezarının bulunduğu yere türbe ve cami yaptırmıştır.

Kıbrıs ve İstanbul ile ilgili bu hatırlatmaları yapmamın sebebi, tarihe ve olaylara bir bütün olarak bakmazsak her şeyi tam olarak anlayamayız. Müslümanların ve Türklerin Kıbrıs ile alâkaları 1974 Kıbrıs Barış Harekâtıyla, İstanbul ile alâkamız 1453’te başlamadığını hatırlatmak içindir. Müslümanların ve Türklerin İstanbul ve Kıbrıs ile alâkaları 1350 küsur yıllık davadır ve kıyamete kadar da sürecektir. İstanbul’a, Kıbrıs’a, Orta Doğuya, Balkanlara bu gözle bakmazsak, dinimize ve mukaddes değerlerimize göz dikmiş olanların tuzaklarından kurtulamayız. 

Ne demek istediğimi, günümüzden ve yakın geçmişten de bazı örnekler vererek izah etmeye çalışayım.  İkinci Dünya Savaşından sonra, ABD’nin desteğiyle İsrail devletinin kurulması, İsrail’i, dolayısıyla Amerika’yı Orta Doğu ve Akdeniz’de güçlendirmek için bir takım tedbirlerin alınması gerekiyordu. Bunun için Akdeniz’de, Ege’de ve Balkanlarda beraber hareket eden, işbirliği yapan, Akdeniz’in, Ege’nin ve Balkanların yer altı, yer üstü, deniz üstü ve deniz altı kaynaklarını ve değerlerini paylaşan bir Türkiye ve Yunanistan hiçbir şekilde istenmiyordu. Böyle bir ortaklık ve işbirliği, ne Amerika’nın ne Avrupa’nın işine geliyordu. Amerika’nın ve Avrupa’nın büyük şirketleri ve silâh baronları amansız bir Türk-Yunan düşmanlığı istiyordu. Çünkü Akdeniz’de, Ege’de ve Balkanlarda barış ve huzuru sağlayacak bir Türk-Yunan dostluğu bütün küresel oyunları yerle bir ediyordu. Bunun için Akdeniz’de, Ege’de ve Balkanlarda sürekli çatışan ve kaos çıkaran ezelî ve ebedî Türk-Yunan düşmanlığının körüklenmesi gerekiyordu.

Bu Türk-Yunan düşmanlığının kalıcı ve sürekli olabilmesi için, din ve ırkçılık zemininde oturtulması gerekiyordu. Bu konuda profesyonel bir tecrübeye sahip olan İstanbul’daki Rum Patrikhanesi başrolü üstleniyordu. 1948 yılında eşzamanlı olarak, Kıbrıs adasına Makarios, İstanbul’a Athinagoras, Amerika’nın en üst düzey özel temsilcisi olarak Patrik tayin ediliyor. 1948 yılından günümüze kadar aralıksız devam edecek Türk-Yunan düşmanlığı oyunu başlıyor ve günümüze kadar en şiddetli bir şekilde büyük bir başarıyla devam ediyor. Günümüzde Akdeniz’de oynanan oyunlar, Türk-Yunan düşmanlığının devamıdır.

Başpiskopos Makarios, Patrik Athinagoras’ın emirleri doğrultusunda, Kıbrıs adasındaki İslâm-Türk varlığını ortadan kaldırmak ve ada’yı Yunanistan’a bağlamak için olağan üstü çabalar sarfediyor. Kıbrıslı Türklerin her türlü işbirliği ve fedakârlığına rağmen Ada’da bir türlü barış ve huzur sağlanamıyor.

1950’li yıllar, Dünya kamuoyunda Kıbrıs sorunu ile ilgili çözüm arayışlarının olduğu bir dönem olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yıllarda birçok çözüm önerileri ve plânları ileri sürülmektedir. (Radcliffe Anayasası, Foot Plânı ve Macmillan Plânı) gibi oyalayıcı ve göstermelik plânlar ileri sürülmektedir. Makarios’un görevi tabii ki uzlaşmamak ve Türkleri ne pahasına olursa olsun Ada’dan sürmektir. Bu sefer Amerika devreye giriyor ve Kıbrıs Türklerini Türkiye’ye bağlanmaktan, Kıbrıs Rumlarını da Yunanistan’a bağlanmaktan vazgeçirmek için, bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti fikrini ortaya koyuyor.

Neticede 1959 yılında yapılan Zürih Antlaşmasıyla 1960 yılında iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti ilân ediliyor. Kıbrıslı Rumlar %70, Kıbrıslı Türkler %30 oranında temsil hakkına sahip olmaları ön görülüyordu. Cumhurbaşkanı Rumlardan, Cumhurbaşkanı yardımcısı Türklerden seçilmesi ön görülüyordu. Ancak 1963 yılında Makarios’un kışkırtmalarıyla şiddetlenen vahşet ve cinayetler sonucunda Birleşmiş Milletler müdahale eder, yeni kurulmuş olan iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti 1964 yılında Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili bütün anlaşmaları feshettiğini ilân eder.

Kıbrıslı Türkler 1967 yılında Geçici Türk Yönetimini ilân ederler. Birleşmiş Milletler ada’ya barışı sağlamak için değil, sanki sadece Rumları Türklerden koruma görevi yapıyormuşçasına, Rumların vahşet ve cinayetlerine göz yummaya devam etmeleri neticesinde 20 Temmuz 1974 yılında garantör devlet olarak Türkiye, Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmek mecburiyetinde kalıyor. 1974 yılında, Güney ve Kuzey Kıbrıs olarak ikiye bölünüyor. 15 Kasım 1983 tarihinde de resmen ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ (KKTC) kuruluyor ve günümüze kadar Kıbrıs Adasında Kıbrıslı Türkler, huzur ve barış içerisinde hayatlarını sürdürmeye devam etmektedirler.

Kıbrıs Barış Harekâtını ne Amerika ne Avrupa ne de Yunanistan, hiç kimse beklemiyordu. Rum Patrikhanesi, Makarios ve Yunanistan Amerika’nın ve Avrupa’nın kendilerini Türkiye’den koruyacaklarını ümit ediyorlardı. Fakat bütün ümitler boşa çıktı. Tıpkı (1922) Kurtuluş Savaşında olduğu gibi,  büyük bir hüsran ve hayal kırıklığı yaşadılar. Yunanistan tepki olarak NATO’dan ayrıldı, (1980) Kenan Evren darbesi neticesinde Yunanistan, Türkiye’nin onayıyla tekrar NATO’ya kabul edildi.

Fakat Patrikhane ve barış istemeyen Yunan yönetimleri, geçmişten ve tarihten hiç ders almaya niyetleri olmadığını 1974’ten günümüze kadar Kıbrıs’ta, Akdeniz’de ve Ege’de sürdürdükler kışkırtıcı, uzlaşmaz ve inatçı politikalarından anlaşılmaktadır. Kendi akıllarınca, Türkiye’yi tamamen saf dışı bırakarak, Kıbrıs Türklerini kandırmaya çalışıyorlar. Kıbrıs Barış Gücü Ada’dan giderse ve Türkiye’nin garantörlüğüne son verilirse Kıbrıslı Türklere her şeyi hatta cenneti bile vaat ediyorlar. Özgürlük, demokrasi, insan hakları, zenginlik Avrupa Birliği vatandaşlığı ve daha neler neler. Tabi bu tür yalancı vaatlere kanan gafiller ve hainler de bilhassa Kıbrıs’ta az değildir.

Rumlar ve Yunanlılar için bir arada beraber var olma, barış, paylaşma, samimiyet, sevgi, saygı ne anlama geldiğini en iyi bilmesi gereken sizin Kıbrıslı babalarınız ve dedelerinizdir. Babalarınızın ve dedelerinizin anlattıkları size masal ve hikâye geliyorsa, fanatik zihniyetli Yunanlıların değiştiğine, Avrupa Birliği değerlerine bağlı olduklarını, İnsan hakları, demokrasi, din özgürlüğünden anladıklarını zannediyorsanız, Rum Patrikhanesinin ve Yunan hâkimiyeti altında yaşayan Batı Trakya Müslüman Türklerinden ibret almanızı tavsiye ederim.

Batı Trakya Müslüman Türkleri, 1981'den beri tam 38 yıl Avrupa Birliği vatandaşıdır da ne oldu ne değişti yani. Türk düşmanı zihniyete sahip Yunan yöneticileri bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Uluslar arası Lozan Barış Antlaşması’yla bütün azınlık haklarımız teminat altına alındığı halde, ne Avrupa Birliğinin sözde haklarından ne de uluslar arası insan hakları değerlerinden her hangi bir nasibimiz vardır. En temel haklarımız olan eğitim, vakıf, müftülükler bile tamamen işgal altındadır. Batı Trakya’da yoğun olarak Türkler yaşadığı için, ekonomik bakımdan kalkınmasın diye, Avrupa Birliği ödeneklerinden istifade ettirilmiyor. Batı Trakya ekonomik olarak Avrupa Birliğinin en geri kalmış bölgesidir. Sırf Türkler rahat günü görmesin diye.

Teröristlere kucak açan Yunanistan, Feto tipi Türkler, Suudi Arabistan, Mısır ve Arap Emirlikleri tipi Türk düşmanı Müslümanları seviyorlar. Azılı Türk düşmanı, baldırı çıplak bedevî Araplara, FETÖ/DHKP-C/PKK terör örgütlerine bakarak ümitleniyorlar. Bu tip genetiği bozuk sözde Müslümanlardan ve sözde Türklerden rahatsız olmazlar. Kıbrıs Türkleri olarak siz de Anavatan Türkiye’ye sırt çevirirseniz, Türk düşmanı sözde Müslüman olursanız sizi de Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır gibi severler. Yeter ki Türk düşmanı olun ve Türk Barış Gücünü Kıbrıs’tan çıkarmaya gayret edin!  

Kıbrıs Başpiskoposunun ikide bir Kıbrıs Türkleri için dile getirdiği hezeyanları da unutmayın! Geçen sene, Güney Kıbrıs Başpiskopos’u Hrisostomos, bir grup öğrenciye hitaben yaptığı vaazda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan Müslümanlar için: “Ekonomik ve siyasî baskılarla zorla Müslümanlaştırılmış, Hıristiyan Rumlar” olduğu iddiasında bulunmuştu. Bu tür aşağılayıcı hezeyanlar; Kuzey Kıbrıs Müslüman Türklerinin şahsında,  bütün İslâm-Türk dünyasına hakaret ve aşağılama sayılmaktadır. Bu beyanlar, aslında İslâmî değerlere, Müslümanlara ve özellikle Türklere yönelik bu tür önyargılı hezeyanlar son zamanlara mahsus münferit hezeyanlar değildir. Bu hezeyanların yüzyıllara dayanan bir mazisi vardır.

Hıristiyan Helen Ortodokslarının Patrikhane “şeriatına” göre; Malazgirt (1071) savaşından sonra, Anadolu’da ve Balkanlarda İslâm’ı kabul edenlerin hepsi, “kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmış Hıristiyanlardır.” Bunun için, büyük mefküre “Megali İdea” prensibine göre; “Kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmış” bütün Müslümanlar, tekrar asıllarına, yani Hıristiyanlığa döndürülmeleri gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmek bütün Hıristiyanlar üzerinde dinî bir görevdir. Buna göre Türklerin eline geçen bütün topraklar da geri alınmalı ve Türkler bu topraklardan sürülmeleridirler. Bu “Megali İdea”, Hıristiyan Helen Ortodoksluğun “amentü” prensiplerinin vazgeçilmezidir. Yani bu “Megali İdea”ya inanmayan ve gereğini yapmak için çalışmayan, Helen Ortodoks sayılamaz. Bütün Helen Ortodoks Hıristiyanların okullarındaki tarih ve din dersi kitaplarında bu konular, en detaylı bir şekilde okutulan konular arasında yer almaktadır.

Biz, Batı Trakya Müslüman Türkleri olarak, Kıbrıs Türklerinin halinden en iyi anlayanlardanız. Fanatik zihniyetli Yunan yöneticilerin ve Rum Patrikhanesi hem Kıbrıs Türkleri hakkında, hem Batı Trakya Türkleri hakkında ne düşündüklerini çok iyi bilmekteyiz. Bugüne kadar bize yaşattıkları acıları, fırsat buldukları takdirde gelecekte de yaşatacakları acıların teminatıdır. Sakın yaldızlı yalanlarına ve hileli tuzaklarına kanmayın! Dün Makarios ve Athinagoras ne idi iseler, bugün Hrisostomos ve Bartholomeos aynıdır. Zerre kadar birbirlerinden farkları yoktur.
Yazarın Diğer Yazıları‘İskeçe Karnavalı’ bir Helenleştirme projesidirRum Patrikhanesinin Batı Trakya’daki Feto’larıYunanistan’ın Makedonya ‘takıntısının’ arkasındaki gerçeklerİstanbul Rum Patriği, Bizans İmparatoru gibi dünyaya “nizam” vermeye devam ediyorPatrikhane, yeni yılın başında yine büyük bir gövde gösterisine hazırlanıyorGüncel HaberlerYunanistan’da Yaşanan Ekonomik Krizin Batı Trakya Bölgesinde Yaşayan Azınlığın Sağlık Hizmetlerine YansımalarıHüseyin Baltacı: Azınlık eğitimindeki bakteriler, devletin azınlığına bakışını değiştirmesiyle temizlenir'15 Temmuz'da FETÖ'ye verilen okul ücretlerinin nerelere gittiği açıkça görüldü'İngiltere'deki cami saldırılarında 2 gözaltıÖnder MÜMİN seçim irtibat bürosu açıyor
© MİLLET MEDYA 2019 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech