LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
Ayasofya’nın ibadete açılması ve Dimetoka Çelebi Sultan Mehmet Camii09 Mayıs 2019Feyzullah Hasankâhya

Doğu Roma İmparatorluğu döneminde aynı yerde üç kez temelden inşa edilen Ayasofya, bugünkü görüntüsüyle İmparator Jüstinyanos tarafından M. 537 yılında tamamlanmıştır. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında M.1204 yılında Katolik Lâtinler tarafından İstanbul işgal edilince, Ayasofya tamamen yağmalanmış ve büyük tahribatlar yapılmıştır. Tarihin değişik dönemlerinde doğal afet ve depremler neticesinde de büyük zararlar görmüştür.

M.1453 yılında Fatih Sultan Mehmet Bizans İmparatorluğuna son vererek İstanbul’u fethedince, Ayasofya fetih sembolü olarak camiye çevrilerek en iyi bir şekilde korunmuş, etrafı payandalar ve minarelerle desteklenerek güçlendirilmiştir. Her dönemde bakım ve onarım büyük bir titizlikle yapılmış, en kapsamlı bakım ve onarım çalışması Sultan Abdülmecit döneminde İsviçreli meşhur mimarlar Fossati kardeşler tarafından yapılmıştır.

Ayasofya Camii M.1453’ten günümüze kadar, Rum Patrikhanesi ile Türkler arasında sürekli gündem konusu olmuştur. Ayasofya, 916 yıl kilise, 482 yıl cami olarak hizmet verdikten sonra, 1930 yılında restorasyon bahanesiyle ibadete kapanmış, beş yıl süren restorasyondan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla 1 Şubat 1935 yılından itibaren müze olarak ziyarete açılmıştır. Ayasofya’nın imamlık kadrosu ise resmi olarak hiçbir dönemde iptal edilmemiş,  günümüze kadar muhafaza edilmiştir.

Ayasofya’nın cami olarak faaliyetine son verilmesi, bütün İslâm dünyasını yasa boğmuş, İslâm ve Türk düşmanlarını ise sevindirmiştir. İstanbul’un bir İslâm şehri olduğunu simgelemesinden ve İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedilişini sembolize etmesinden rahatsız olan güçlerin nihaî hedefi, Ayasofya’nın minarelerini yıkmak ve kubbesine haç’ı dikerek kiliseye dönüştürmektir. İslâm dünyasının nihaî hedefi ise, Ayasofya’nın tekrar ibadet mekânına dönüştürülmesidir. Müslümanların ve Hıristiyanların bu hassasiyetini istismar eden bazı şer güçler, Ayasofya’yı Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında çatıştırma aracına dönüştürmek için sürekli provokasyon tezgâhları kuruyorlar. Bazı Müslüman çevreler de, bilerek veya bilmeyerek bu tür art niyetli provokasyonlara ne yazık ki alet olmaktan kurtulamıyorlar.

Bazı çevreler Türkiye’nin ve İslâm dünyasının içinde bulunduğu olağanüstü zor şartları göz ardı ederek, sanki Türkiye ve İslâm dünyası bütün sorunlarını çözmüşler de, sadece Ayasofya’nın ibadete açılması meselesi kalmış gibi, sürekli Ayasofya meselesini gündemde tutmak için büyük çaba sarf etme gayreti içindedirler. Özellikle 1950’den sonra, aynı çevreler bütün iktidarlara Ayasofya’yı ibadete açmak için telkinlerde bulunmuşlardır.

 Ayasofya 1935’te müze haline getirildikten sonra ilk defa, 8 Ağustos 1980 tarihinde, Ayasofya’ya bitişik I. Mahmut tarafından yaptırılan Hünkâr Kasrı bölümü ibadete açılmıştır. Ayasofya’ya bitişik Hünkâr Kasrı bölümünün ibadete açılmasını bahane ederek, İstanbul Rum Patrikhanesi büyük kışkırtmalara tevessül etmiştir. Bunun üzerine Yunanistan, Amerika ve Avrupa Türkiye’ye karşı büyük tepkiler göstermişlerdir. İlginç bir tesadüf olarak sadece bir ay sonra (12 Eylül 1980) darbesi olmuştur. Askeri darbeden iki gün sonra 14 Eylül 1980’de restorasyon bahanesiyle tekrar ibadete kapatılan Hünkâr Kasrı, 10 Şubat 1991 tarihinde yeniden namaz kılmaya tahsis edilmiş ve kısmen de olsa Ayasofya cami olarak tekrar hizmet vermeye başlamıştır.

Haziran 2016’da Ramazan ayı boyunca TRT Diyanet televizyonunun Ayasofya’dan canlı sahur programı yapması, yine Patrikhanenin kışkırtmasıyla Yunanistan, Amerika ve Avrupa büyük tepkiler göstermiş, yine ilginç bir tesadüftür ki, bir ay sonra 15 Temmuz 2016 darbesi yapılmıştır. Yunanistan, Ayasofya’dan canlı sahur programı yapılmasına şiddetle karşı çıkmış, İstanbul’daki Yunan Konsolos’unu sahur vaktinde saat 03.00’te Ayasofya’ya göndermiş, bütün Hıristiyan dünyasını Türkiye’ye karşı kışkırtarak dikkatleri Ayasofya’ya çekmek istemiştir.

Dönemin Amerika Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner’in yabancı gazetecilere verdiği bir brifingte, Yunanlı bir gazetecinin kışkırtıcı bir şekilde: “Türkiye Ayasofya’yı ibadete açmaya çalışıyor” sorusuna karşı Mark Toner: “ABD için Ayasofya özel önem taşıyan bir eserdir. Türk Hükümetini, geleneğine ve tarihine saygılı bir şekilde Ayasofya’yı korumaya davet ediyoruz.” cevabını vermiştir. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı da; Türkiye’ye karşı diplomasiye uymayan, hakarete varan tehditkâr bir üslupla tepki göstermiş, dünya kültür mirası olan Ayasofya’ya saygısızlık yapıldığını iddia ederek, medenî(!) bir şekilde Ayasofya’ya saygı gösterilmesini istemiştir.

Sadece Ramazan ayı boyunca, sahurda Ayasofya’da Kur’an okunmasına tahammül edemeyen Yunanistan’ın bu küstah tehditlerine karşı, Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tanju Bilgiç: “Başkentinde bir camiye bile tahammül edemeyen, Batı Trakya Türk Azınlığının dinî özgürlüklerine sürekli müdahale eden, İslâm karşıtlığını çağdaşlıkla karıştıran Yunanistan’ı,  üslubunda ve açıklamalarında akl-ı selime davet ediyoruz. Bu bağlamda, çağdaş, demokratik ve laik toplumların değerleri arasında başka dinlere ve ibadetlerine saygının da bulunduğunu hatırlatmak isteriz.” şeklinde cevap vermiştir.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsüne, Yunanistan’ın hiçbir dönemde çağdaş, demokratik ve laik bir ülke olmadığını hatırlatmakta yarar vardır. Yunanistan çağdaş değildir. Çünkü halen orta çağ Bizans karanlık dönemini yaşamaktadır. Demokratik hiç değildir. Çünkü Yunanlılar, başka dinlere ve kültürlere karşı hiçbir zaman saygılı olmamışlardır. Tam aksine, farklı bütün din ve kültürlere karşı yıkıcı ve düşmanca tavırlar içerisinde olmuşlardır. Yunanistan kadar, demokrasi kelimesinin içini boşaltan ve istismar eden başka bir ülke göstermek mümkün değildir. Yunanistan, İstanbul Rum Patrikhanesi tarafından direkt olarak kurdurulan ve Patrikhane “şeriatı” ile yönetilen bir kilise devleti olduğu için, hiçbir zaman laik bir devlet anlayışına sahip olmamıştır. Bunun için T.C. Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün Yunanistan’a, çağdaş, demokratik ve laik devlet anlayışı sorumluluğuyla hareket etme çağrısı boşuna olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye, ne zaman Ayasofya veya İstanbul Rum azınlığıyla ilgili, Patrikhanenin ve Yunanistan’ın hoşuna gitmeyecek bir karar alsa, hemen Batı Trakya’da olumsuz yansımalarını hissetmeye başlıyoruz. Ayasofya’daki gelişmelerle bağlantılı olduğu düşünülen bir iki örnek verirsek, Patrikhane zihniyetinin nasıl faaliyet gösterdiği daha net anlaşılacaktır. Batı Trakya’nın en önemli, tarihî ve sembolik değere sahip iki mabedi vardır; Dimetoka Çelebi Sultan Mehmet Camii ve İskeçe Okçular köyündeki Okçular camileridir. Batı Trakya’nın doğu sınırı olan Meriç nehrinin hemen çıkışında, Edirne’ye 30 km. mesafede Dimetoka kasabasında M.1420 yılında inşa edilen Çelebi Sultan Mehmet Camii, İstanbul’un fethinden 33 yıl önce inşa edilmiştir. Çelebi Sultan Mehmet Camii sadece Batı Trakya’nın değil, bütün balkanların fetih sembolü niteliğini taşımaktadır. 599 yıllık bu tarihî miras, erken dönem Osmanlı mimari özelliklerine sahip, ahşap kaplamalı kubbesi ve süslü minaresiyle İslâm sanat tarihi açısından en eski müstesna bir örnek özelliğine sahipti…

Dimetoka kasabası, Bulgarlar tarafından defaatle işgal edildiği dönemlerde de, Çelebi Sultan Mehmet Cami’inde büyük tahribatlar yapılmıştır. Yunan egemenliğine geçtikten sonra ise, sözde tamirat bahaneleriyle onlarca yıl ibadete kapalı tutulmuş, turistik ziyaretlere bile müsaade edilmemiştir. Yunanistan’daki İslâmî eserler, genellikle hep aynı yöntemlerle tahrip edilmiştir. Camları, pencereleri ve kapıları kırılarak, camilerin ve minarelerin kilit taşları tahrip edilir, en hafif deprem ve fırtınalardan zarar görmeleri hedeflenmiştir.

Balkanlarda İslâm eserlerinin en çok kırıma uğradığı yer, şüphesiz Yunanistan’dır. 1821’den günümüze kadar tam 198 yıl aralıksız devam etmiştir. Yüzlerce cami, mescit, medrese, okul, han, hamam, çarşı, köprü, şehitlik, mezarlık, mezar taşları, türbe ve tekke tahrip edilmiştir. İslâm’ı ve Türklüğü anımsatan hangi sembol varsa, büyük bir kin ve nefretle yerle bir edilmiştir. İslâmî eserlere, bazen kaza süsü verilerek yangınlardan da ziyadesiyle zarar görmeleri sağlamıştır. Balkanların fetih sembolü değerini taşıyan Çelebi Sultan Mehmet Camii en son olarak iki yıl önce 2017 tarihinde yine kaza(!) sonucunda büyük yangın geçirerek, ahşap kapı, pencere, kubbe ve levhalar tamamen tahrip olmuştur. Dimetoka camiindeki bu son büyük yangın, Ayasofya camiinde kur’an okunduğu ve minarelerinden ezan okunduğu dönemlere rast gelmesi de düşündürücüdür!?

İstanbul Rum Patrikhanesinin Batı Trakya’daki sözcülüğünü yapan fanatik ırkçı bir yunan sitesi, Ayasofya ile ilgili bu tür haberleri yaparken, haberin altında aynen şöyle bir yorum yapılmıştır: “(Türkler), Hıristiyanlığın en büyük bir eserine (Ayasofya) karşı bu kadar saygısızlıkta bulunurken, biz milyonlarca euroyu, Dimetoka’da ve Midilli’de işgalci (Türklerin) mührü sayılan cami tamiratları için harcayacağız! En iyisi, neden (Bu camileri yıkıp, onların yerine) spor için güzel top sahaları yapmıyoruz?” Irkçı yunan basınında bu tür yorumlara sık sık rastlamak mümkündür.

Batı Trakya’nın sembol mabetlerinden biri de Batı Trakya’nın batısı olan Karasu nehrinin hemen girişinde olan Okçular camiidir. Yunanistan’ın Doğu Makedonya sınırının en doğusunda bulunan Karasu nehri, Doğu Makedonya’yı Batı Trakya’dan ayıran doğal sınırdır. Karasu nehrini geçtikten hemen sonra Batı Trakya topraklarında görünen ilk minare Okçular Camii minaresidir.

Okçular köyü, Batı Trakya’nın en batısında yer alan en son Türk köyü olduğu için, fanatik ırkçı yunanlılar tarafından sürekli büyük baskılara maruz kalmıştır. Özellikle (1974) Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Okçular köyü, fundamentalist, ırkçı yunanlıların şer yuvası haline gelmiştir. Fanatik yunanlıların baskılarına dayanamayan Türkler, büyük çoğunluğu zorla Türkiye’ye göç ettirilmişlerdir.

Okçular köyünde iyice azalan Türk aile sayısını fırsat bilen ırkçı fanatikler, köyün okul, cami ve minaresine büyük zararlar vermişlerdir. Camiin ve okulun kapı ve pencereleri kırılmış, minarenin ve camiin kilit taşlarına zarar vermişlerdir. Minarenin külâhındaki ay yıldızlı âlem de saldırganların hedefine girmiştir. Silâhla defaatle ateş edilerek ay yıldızlı âlem camiin mezarlık kısmına düşürülmüştür. Bunu fark eden bir soydaş, hayatını tehlikeye atarak bir gece yarısı mezarlığa girmiş, ay yıldızlı âlemi büyük bir cesaret ve gizlilikle evine götürerek samanlıkta yıllarca saklamayı başarmıştır.

Okçular ve Dimetoka Çelebi Sultan Mehmet Camileri Batı Trakya’nın doğu ve batı sınırlarını belirleyen abidevî sarsılmaz semboller niteliğini taşıdığı için, Rum Patrikhanesi güdümündeki fundamentalist ırkçı yunanlıların saldırılarına sürekli maruz kalmaktadır. Okçular camii 7 Mart 2004 tarihinde tamamen yakılarak, kapılar, pencereler ve çatı tamamen tahrip edilmiştir. Sadece çıplak duvarlar ayakta kalabilmiştir. Kısa bir zaman zarfında aslına uygun bir şekilde tamir edildi. Ancak tamir bittikten kısa bir zaman sonra 2007 yılında tekrar yakılmak istenmiştir. Bu sefer yangın camiin tamamına yayılmadan kendiliğinden sönmüş, sadece giriş kapısının bir kısmı yanmıştır. Bu yangından da kısa bir zaman sonra, 4 Ekim 2009 tarihinde üçüncü kez kundaklanmak istendi. Bu sefer camlar kırılarak, camiin içine yanıcı maddeler atılması sonucunda halıların büyük kısmı ve klima cihazları yanmış, duvarlar is ve dumandan simsiyah olmuştur.

Batı Trakya Müslüman Türklerinin azınlık haklarına veya mukaddes değerlerine saldırılar yapıldığı zaman ne hikmetse hep aynı günlerde İstanbul’daki Rum azınlığına da saldırılar yapıldığı haberleri yayılıyor. Örneğin: 4 Ekim 2009’da Okçular camii kundaklanırken, aynı gece İstanbul Zeytinburnu’ndaki Rum Ortodoks mezarlığına da saldırı yapıldığı haberleri yayıldı. Batı Trakya’da Patrikhanenin sözcülüğünü yapan Türkçe bir yayın organında bu haber çok alayvarî bir şekilde servis edildi.

Zeytinburnu’ndaki Rum mezarlığında, kiralık vandallara birkaç mezar taşını kırdırdıkları haberini abartarak; “Tam 99 mezar taşı kırıldı” diye alayvarî bir şekilde haber yapılıyor. “İkisi de barbarlık”, yani okçular camiinin kundaklanması ile Zeytinburnu Rum mezarlığına yapılan saldırı aynı şey! Oysa Hem Batı Trakya’da hem İstanbul’daki saldırıları Patrikhane yaptırdığı halde, sanki Batı Trakya’daki saldırıları ırkçı yunanlılar, Türkiye’deki saldırıları da ırkçı Türkler yapıyorlarmış gibi çok profesyönel bir şekilde, algı operasyonları çekmeyi başarıyorlar.

Dolayısıyla; ne yapalım? Batı Trakya’da fanatik Hıristiyanlar Türklere zarar veriyorsa, İstanbul’da da ırkçı Türkler de Rumlara zarar veriyor. Yani “şikâyet etmeye hakkınız yok!” demeye getiriyorlar. Tabi bütün bu algı operasyonları, Patrikhanenin klâsik Bizans entrikalarından başka bir şey olmadığını Batı Trakya Türk’ü çok iyi bilmektedir. Çünkü Batı Trakya Müslüman Türk’ü gün geçmiyor ki Patrikhanenin yeni bir Bizans entrikasıyla uyanmasın! Okçular camii bu tarihlerden sonra da saldırılardan kurtulamıyor. Kapıları, pencereleri, kiremitleri ve minaresi taş ve sert cisimlerle zarar görmeye ve duvarlarına çirkin yazılar yazılmaya devam ediliyor. En son saldırı 22 Mayıs 2012 tarihinde kaydedilmiştir.

İşin en ilginç tarafı ise, Batı Trakya’daki İslâm eserleri bu kadar sık saldırılara maruz kaldığı halde, bugüne kadar hiçbir fail tespit edilip yakalanamamıştır. Ne hikmetse, Okçular camiin hemen dibinde oturan yunanlı komşular da, ne cami yakılırken ne de saldırılara maruz kalırken herhangi bir faile şahit olamamışlardır!

Batı dünyası, İslâmofobi ve Turkofobi hastalıklrıyla son yıllarda yeni yeni tanışmaya başladı. Oysa Rum Patrikhanesi, 1821 yılında Yunanistan’ı kurarken, küresel emperyalist güçlerin amaline hizmet eden ekümenist bir Hıristiyanlık maskesiyle örtülmüş, İslâmofobi ve Turkofobi ideolojisi temelleri üzerine kurmuştur. Patrikhanenin ve Yunanlıların, İslâm dinine ve Türk milletine karşı bitmek tükenmek bilmeyen, yüzyıllara dayanan ezelî ve ebedî bir kin ve nefret hastalığına müptelâ olmuşlardır. Patrikhane ve Yunanistan, bu hastalıklı ideolojiyi büyük bir başarıyla zaman içerisinde Balkanlara, Avrupa’ya ve dünya’nın her tarafına bulaştırmayı başarmışlardır. Bugün batı dünyasının neresinde bir İslâm ve Türk karşıtlığı varsa, İslâm dünyasında da Müslümanlar arasında nerde bir mezhep ve tarikat çatışması varsa, orada patrikhanenin izlerine rastlamak mümkündür.

Batı dünyası, camilere ve Müslümanlara saldırılar, camilerin kapılarına kesik domuz başları ve domuz pisliği bırakmayı Yunanistan’dan öğreniyorlar. Yunanistan, batı dünyasına demokrasi ambalâjında İslâmofobi ve Turkofobi mikrobu ihraç etmekten başka bir şey yapmıyor. Bu hastalığın cinnet halini yansıtan 15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda’da Cuma namazı sırasında,  El-Nur ve Linwood camilerine yapılan terör saldırısıdır. Bu terör saldırısında camide ibadet eden 51 masum insanın ölümüne ve 50’den fazla kişinin yaralanmasına sebep olmuştur.

Yeni Zelanda’daki camilere yönelik terör saldırısından önce, bazı “ilginç” gelişmelerin tesadüfî olup olmadığını düşünmek gerekiyor. Bu saldırıdan sadece üç hafta önce 2019 Şubat’ın son haftası Rum Patrikhanesinin İzmir Mitropoliti, Brüksel’de Avrupa Parlamentosunda “Ekümenist Patrikhanenin günümüzde Avrupa’da etkisi ve rolü” konulu konferanslar ve lobi faaliyetleri yürüttüğü, Avrupa ve Yunan basınında geniş yer aldı. Patrikhanenin İzmir Mitropoliti, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve yasalara göre, İzmir Ortodoks Rumlarının dinî ihtiyaçlarını karşılamakla mükellef olduğu halde, sürekli Yurt dışında Patrikhane adına lobi faaliyetleri sürdürüyor. İzmir Mitropoliti bu yetkiyi ve cesareti nereden alıyor ve hangi istihbarat örgütleri adına faaliyet gösterdiği soru işaretlerini beraberinde getiriyor. İzmir mitropolitinin bu lobi faaliyetlerinden hemen sonra, Patrikhanenin sözcüsü gibi beyanatlar veren Avrupa Parlamentosu sözcüsü Kati Piri, Türkiye aleyhinde tehditvarî zehir zemberek açıklamalarda bulundu. “Ayasofya ibadethaneye çevrilirse Türkiye Avrupa Birliğine giremez!” tehditlerini savurdu.

Patrikhanenin Belçika ve Brüksel daimi temsilcisi de Mitropolit Athinagoras, Avrupa’da sürekli İslâmofobi ve Turkofobi faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. Kati Piri’nin Ayasofya tehditlerinden sonra yavru Netanyahu da benzer beyanatlarda bulundu. “Ayasofya minarelerden kurtulacak ve Konstantinopolis bir Hıristiyan şehri” olduğunu hatırlatıyor. Bütün bu açıklamalardan sonra 15 Mart 2019 Yeni Zelanda’daki terör saldırısı meydana geliyor. Peş peşe gelişen bu olaylardan sonra, bütün bunlara tesadüf demek büyük saflık olur. Bu terör saldırısının tesadüfen bir anda olup bitmiş bir saldırı olmadığı her halinden anlaşılmaktadır. Bu tür saldırılılar profesyonel ekipler ve istihbarat örgütleri tarafından uzun yıllar üzerinde çalışılan saldırılar olduğunu, cani saldırganın yayınladığı 72 sayfalık profesyönel metinden de anlaşılmaktadır.

Bu vahşi terör saldırısını gerçekleştiren cani, saldırı öncesi yayınladığı 72 sahifelik profesyonel bildiri, hangi şeytanî aklın ürünü olduğu aşikârdır. Bu manifestonun en dikkat çeken İstanbul ve Ayasofya ile ilgili bölümden kesitler çok dikkat çekicidir. “Vakit varken boğazın batısını terk edin!”, “Boğazın doğusuna geçin!”, “Avrupa’ya gelirseniz sizi öldürürüz!”, “Konstantinopolis’ e geliyoruz, bütün cami ve minareleri yıkacağız!”, “Ayasofya minarelerden kurtulacaktır”, “Türkler, kadim düşmanlarımızdır”,  “Konstantinopolis, hak ettiği gibi tekrar Hıristiyan şehri olacak!” “Yunanistan’ın başkenti Konstantinopolis’tir”,  “Ayasofya’nın içinde mum yakacağız, tepesine de haç dikeceğiz”.

Dünya kamuoyunun büyük çoğunluğu bu tür sloganlarla ilk defa tanışıyor. Oysa Balkanlarda yaşayan Müslümanlar, yüzyıllardan beri bu sloganlar eşliğinde bir nevi Müslümankırıma uğratıldılar. Patrikhanenin ürettiği Turkofobik ve İslâmofobik Hıristiyanlık ideolojisiyle bütün balkan ve Avrupa Hıristiyanları Osmanlının aleyhine örgütlendiler, Müslümanları akla hayale gelmeyecek vahşet ve cinayetlerle önce büyük bir kırımdan geçirdiler, daha sonra Avrupa’dan ve balkanlardan Anadolu’ya sürdüler.

Günümüzde halen bu tılsım niteliğini taşıyan slogan ve ifadeler, Helen Hıristiyan çocuklarına ninni olarak efsunlanır. Ana okuldan ortaokula kadar, Liseden üniversiteye kadar bütün eğitim kademelerinde buna benzer İslâmofobik ve Turkofobik sloganlarla efsunlanarak yetiştirilirler. Hasbelkader Yunan ordusunda iki yıl askerlik yaptım. Yunan ordusunda Türklere hangi zihniyetle yaklaşıldığını ve bize karşı nasıl ayırımcı ve ırkçı tavırlar takındıklarını tarif etmek mümkün değildir. Bu tür yazılarla da ifade edilemez. Ciltler dolusu yazılar yazılabilir. Yunan askerlerinin, özellikle Kıbrıs, Adalar ve Evros-Meriç’teki Türk sınırlarına gönderilecek askerler eğitilirken hangi sloganlarla motive edildiklerini, Yunan ordusunda askerlik yapan, bütün Batı Trakya Türkleri çok iyi biliyorlar.

Bu İslâmofobik ve Turkofobik zihniyet günümüzde de bütün şiddetiyle canlılığını muhafaza etmektedir ve sürekli hasta ruhlu İslâm ve Türk düşmanlarına bu hastalığı yaygınlaştırmaya devam etmektedirler. Bunun için tahrik ve provokasyonlara karşı çok uyanık ve dikkatli olmamız gerekmektedir. Müslümanları sürekli tahrik edip, hatalar yaptırmak istiyorlar. Sürekli cami ve kiliseler üzerinden tahriklerde bulunup, Hıristiyan dünyasını, İslâm dünyası, özellikle Türkiye üzerinden kışkırtmak istiyorlar. Duygusal davranmamak gerekiyor, akl-ı selimle hareket edip, oyunlarına ve tezgâhlarına alet olmamak gerekiyor.

Sabredelim, soğukkanlı olalım, bırakalım kendi ürettikleri kin, haset ve nefret bataklıklarında boğulup gitsinler. Zira kin, nefret ve haset ateşi, önce o ateşi yakanları ve ona odun taşıyanları yakacağından zerre kadar şüphemiz yoktur. Yeryüzünün bütün mirası Allah’ın Salih kullarınındır. Bize düşen görev, safımızı belirlemek, hayırda yarışmak ve elimizden geldiği kadar her türlü zulme karşı engel olmaya gayret etmektir. Gayret bizden zafer Allah’tandır.
Yazarın Diğer YazılarıSözde Mitropolit Serafim’in Hz. Muhammed’e hakaretlerine cevaplar-IISözde Mitropolit Serafim’in Hz. Muhammed’e hakaretlerine cevaplar - I‘Turkofagos’ ve ‘Bin-Lâdin’ zihniyetli Mitropolit SerafimBatı Trakya’da neden Türk’ün oyu Türk’e diyoruz?Batı Trakya’da DEB Partisinin seçim başarısıGüncel HaberlerCIA Soğuk Savaş döneminde hayvanları gizli görevler için eğitmişAB adalet sisteminde ırkçılık olduğu kanıtlandıİngiltere, kaos senaryosu karşısında endişeli1 milyon sterlinlik altın klozet çalındıYunanistan'a kaçarken yakalanan 2 FETÖ'cü daha tutuklandı
© MİLLET MEDYA 2019 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech