LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
İnanmak mı, kabul etmek mi?17 Temmuz 2019Salih Canbazscanbaz97@gmail.com

Son yıllarda en uzmanından en cahiline din hakkında kendine yorum hakkı tanıyan çoğu insanın yaptığı bir yanlış var. O da, dinin inanç meselesi mi, yoksa rasyonel seçim meselesi mi olduğu yönündeki yanlıştır. Yani insan dine hiç sorgulamadan, tamamen teslimiyetle mi inanmalı, yoksa gerçekten doğru din olduğunu en azından kendi kendine ispatlayarak mı inanmalı?

Aklın çokça önemsendiği ama aklın nasıl kullanılacağı yönünde çok az bilginin bulunduğu bu çağda, artık en dindar insan bile inandığı din için kendine kanıtlar aramaktadır. Buna gerekçe olarak ise, insan ancak aklıyla doğru kabul ettiği şeye inanmalı önermesini ileri sürüyor, üzerine de Kur’an’ın “akletme” emrini akletmeden yerine getiriyor.

Baudrillard’ın yerinde tespitiyle “Yaşadığımız çağ enformasyonun arttığı ama bilginin azaldığı bir çağdır”. Bu yüzden de insanlar Wikipedia bilgisiyle veyahut televiyona çıkan ilahiyatçıları dinleyerek din konusunda felsefi yorumlar yapabilme hakkını kendilerine görüyorlar. Yıllarını vermiş âlimlerden farkları yoktur o insanların.

Öncelikle teslimiyetle inanmakla, sorgulayarak inanmak arasındaki ayrımın ne anlama geldiğini anlayalım. Kaba bir nitelemeyle birisinin kalple diğerinin ise akılla yapıldığı söylenir. Mecazen kullanılacaksa ‘kalp’ ve ‘akıl’ bu durumu açıklar. Fakat buradaki kalp sadece sevmeye, üzülmeye, duygulanmaya yarayan bir unsur olarak anlaşılıp, akıl ise bilgi elde etme aracı olarak anlaşılacaksa yanlış yola girdiğimizi bilmek durumundayız.

Bilmeliyiz ki, hem kalp hem de akılla (sorgulamayla) bilgi elde edilebilir ve her iki bilgi türü de aslında bir yerde akılla elde edilmiş olur. Burada ayrıma ihtiyaç duyulmasının sebebi aklın genellikle tecrübeye dayanması veya kendisi dışındakileri de ikna edebilecek mantıksal çıkarımlardan yararlanmasıdır. Buna karşılık kalple elde edilen bilgiyi başkasına anlattığınızda ikna olma durumu diye bir şey söz konusu değildir. İkna olamaz demiyorum, ikna olma veya olmama diye bir durum olamaz diyorum, çünkü kalple ulaşılan bilgi insanın kendi duygusal yoğunluğuyla bizzat oluş aşamasında ulaştığı bilgidir.

İslam âlimlerinin üç bilim tasnifini hatırlayacak olursak ilm’el yaki, ayn’el yaki ve hakk’al yakin olmak üzere üç farklı bilme türü vardı. Acı çekme örneği üzerinden gidecek olursak, insana birinin acı çektiği söylendiğinde o kişinin acı çektiğini bilir, hatta ne yaşadığı söylendiğinde nasıl acı çekiyor olabileceğini bile anlayabilir; bu ilm’el yakin’dir. Öte yandan acı çeken kimseyi bizzat kendisi gördüğünde acı çektiğini bildiği insanla ilgili daha gerçek bilgilere ulaşacaktır ve daha önce her ne kadar anlatılmış olsa da bu sefer çekilen acıyı daha iyi anlayacaktır; bu da ayn’el yakin’dir. Son olarak o çekilen acı kişinin kendisi tarafından çekiliyorsa, o acıyı en iyi bilen insan olacaktır, bu acıyı ne anlatarak ne de göstererek kendisinin yaşadığı kadar kimse anlayamaz, bu da hakk’al yakin’dir. Eğitim metodolojisinde sıkça vurgulanan teoriyi pratiğe veya deneye dönüştürme tekniği de bundandır.

Öyleyse anlıyoruz ki, inanan insan inandığı şeye ne kadar teslim olmuşsa, o şeyi o kadar iyi anlar. Yani böyle bir durumda insan istediği kadar mantıksal çıkarımlarda bulunsun, o olguyu yaşayan insanın bilgisine ulaşamaz.

Peki, mantık din karşısında tamamen dışlanmalı mıdır? Burada yazının başlığına dönmek durumundayız. Mantık ve inanç iki farklı olgudur ve mantık hali hazırda inanmakta olan bir insan için birincil öneme sahip değildir. Mesela, bir Müslüman’a alkol haramsa, onu ilk safhada alkolün zararları olduğu için değil, Allah yasakladığı için, bir yasağın bilincinin farkında olarak içmekten uzak durmalıdır. Mantığın işi olan alkolün zararları ise ikinci safhadadır, bu da Allah’ın hikmetinin anlaşılması için elzemdir. Öte yandan İslam’ın sonradan kabul edilmesi örneğine gelecek olursak, burada inanmayan bir insan için kalbin pek bir katkısı olmayacaktır, burada ilk önce hikmet keşfedilmelidir. Hikmet keşfedilip inanç seviyesine ulaştıktan sonra kişi inancın gereğince kalbine başvurabilir.

İşte bu şekilde modern dünyada bir dine inananlar sırf mantıksal temele dayanmıyor diye itibarsızlaştırıldılar. Pozitivizm kendini o kadar yüceltti ki, taraftarları artık bir dine inanmakla eleştirdikleri insanın hatasına düştüler ve kendileri de pozitivizme inanmaya başladı, hem de kalple. Kalple de bilgi edinebileceğini söylediğimin farkındayım, ama fark ettiyseniz dinin kalple, mantığın ise akılla işinin olduğunu anlatmaya çalıştım.

Yani dini bilgiye ulaşacağınız yol farklı, bilimsel bilgiye ulaşacağınız yol farklıdır. Usul olmadan vusul olmaz sözünü hatırlayacak olursak, dine giden yolla bilime, bilime giden yolla da dine ulaşmaya çalıştığımızda her ikisine de ulaşamayız.

Yazarın Diğer YazılarıBudist kapitalistlerDünden ‘bugün’e Oryantalist söylemlerde Hz. Muhammed imgesiGöçmen karşıtlığı bir küresel siyasetSeçim sonuçlarına sevinmek veya üzülmek ne anlama geliyorİstanbul seçimleri sonrası ülkemizdeki genel seçimlerGüncel Haberler'Birlikte yürüyelim, zorluklar varsa da birlikte aşalım'AB'den 'din ve inanç özgürlüğü' mesajı'Arap ülkeleri, Filistin davası ve Mescid-i Aksa'yla yeterince ilgilenmedi'YouTube yanlışlıkla yüzlerce videoyu yayından kaldırdıABD'nin çıkışı Yunanistan'a geri adım attırdı
© MİLLET MEDYA 2019 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech