LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
2040’ta Batı Trakya: (Din ve Dil) Tercihlerimizin sonuçları28 Ağustos 2019Necat Ahmetnecatahmet@gmail.com

Geçen haftaki yazımda bizim dedelerin kahve muhabbeti birçok kişinin hoşuna gitmiş. Eğitim konusunu çok iyi ele almışlar diye yorumlar geldi. Alacaklar tabii ki, onlar da bizim bu dönemimizde yaşamış olanlar, sadece yapılmış olan yanlışları 2040'ta daha iyi anladıklarından dolayı, yorumları da daha isabetli yapıyorlar. Ama her nedense yaptığımız yanlışları hasıraltı etmeye çalışırken hep başkalarını suçlama yoluna gidiyoruz, ki, bu da bize en büyük zararı veriyor.

Okurken her şey ne âlâ, ne güzel, sahaya indiğimizde ve pratikte yine bildiğimizi yapmak da maalesef yine bizim marifetimiz.

Demek hoşunuza gitti… İyi o zaman, hadi 2040 hayalimize devam edelim bizim dedelerle.

Ha, dedeler dedik de aklımıza geldi. Biz tanıştırma faslını unuttuk. Torunlarla uğraşırken dedelerin isimlerini yazmayı unuttuk. Biri Bünyamin diğeri de Dünyamin. Bunların bir arkadaşları daha var ve o böyle fazla parka çıkamıyor. Yaşı biraz daha ilerlemiş durumda, adı da Hüsmen Aga. O kendini Azınlığın en büyük “Türk”lerinden sayıyor. Onu da bu bölümümüzde sahneye alacağız inşallah. Çünkü kimlik meselesi önemli, onun da muhakkak söyleyeceği bir şeyler vardır.

Bünyamin ile Dünyamin her akşam olduğu gibi şehrin parkında oturuyorlar, tabii biraz da gelen geçeni süzüyorlar, derken Bünyamin başlıyor söze…

- Vallahi yıllar ne kadar hızlı geldi geçti, hatırlar mısın bilmem, 20-30 yıl önce Pazarcılar, Cumacılar kavgası yapıyorduk aramızda… Yunan da karşıdan bakıp meyvesini yiyordu bu kavganın.

- O da bir şey mi, daha öncelerini hatırla, ya da dedelerimizin bizlere anlattıklarını hatırla, kimlik meselesinde yapılan yanlışları hatırla.

- Tamam, da, biz o zamanlarda bunları yanlış olarak algılayamıyorduk ki. Herkes kendi havasını çalıyordu… Esat ağa da çiftetelli. Esen havaya mı bakarsın, yoksa estirilmeye çalışana mı, pek anlayamamıştık o zamanlar. Acısını şimdi çekiyoruz, ama insan da kalmadı zaten çekmeye.

- Mesela dil konusuna, kimlik konusuna girecek olursak tarihe bir bakmak gerek. Aslında kimliğimiz elimizden 1983’de isminde Türk kelimesi olan derneklerimizin tabelaları indirildiğinde değil, okullardaki öğretmenlerimiz devlet tarafından ödenmeye başlandığında alınmış. Her şey yavaşça alıştıra alıştıra yapılmış. Düşünsene, adamlar daha 1960'lı yıllarda gelip “öğretmenlerinizi memur yapıp biz ödeyeceğiz” demişler. Biz de, bizlere Osmanlı’dan bırakılan vakıf malları ve küçük bir miktarı da mahalleli veya köylünün ödediği bu paraları “ödemekten kurtulduk” mantığı ile kabul etmişiz. Ondan sonra Müftü meselesi… Başımıza naip olarak atadıkları ve seçim yapılacak yalanları ile senelerimizi aldıkları bu olayda 10 yıl sonra naibin zaten çok daha önceden atanmış olduğunu öğreniyoruz. İşin gülünç tarafı da, o dönemin milletvekilinin bu konu için açmak istediği davaya bile karşı gelinmiş. Ardından ver elini vakıf idaresi. Her şey sıra ile ve farklı tarihlerde... Zaten bunların çoğunu biz de hatırlıyoruz, ama o zamanlar kafa başka türlü çalışıyordu. Ne diyorduk? Ha! Vakıf idaresi meselesi... Adam bulamıyorlardı yönetimi vermeye, insanlar çekiniyordu. Atalardan kalan bu mirası nasıl talan edeceklerdi, komşu ve arkadaşlarının yüzlerine nasıl bakacaklardı. Nitekim kumar borcu, banka borcu derken bu şekilde olan bir avuç insanı toplayıp sözde seçim yapıp başa geçirdiler. Onlar için belki de en önemlisi de buydu. Çünkü Azınlığın ekonomik açıdan bel kemiği buydu, bunu da kırdıklarında olay çözülecekti, azınlık insanı yıllar sonra onlara muhtaç kalacaktı. Düşündükleri her ne kadar tam manasıyla gerçekleşmemiş olsa da, bir nevi kendilerine uygun, onların politikalarını harfiyen yerine getirecek insanlar buldular. Hatta bunların okumuşları azınlığa daha fazla zarar verdi. Sizin imam bizim imam derken, her şey paraya dayalı olmaya başladı. İmamın sigortasıdır, maaşıdır derken Allah için yapılan işler azaldı, göstermelik olanlar çok daha fazlalaştı. Biz de halk olarak buna karşı çıkamadık, çünkü herkes kendi geçim derdindeydi. Düşünsene tek kalabalık eylem tabela olayının 4'cü senesinde Yargıtay’da çıkan karardan sonra yapıldı. 1988’de, zaten bu kadar mütevazı ve ülkesine saygılı insanların nasıl olur da Yargıtay kararına bu kadar tepki gösterdiklerini bir türlü anlamadı Yunanlı, hala da anladığını zannetmiyorum.

- Evet, Türk'ün elinden alınmaması gereken veya söylenmemesi gereken sözler ve değerler vardır ve bunun peşinde nasıl birlik olunabilir düşüncesi Avrupa’da bile mevcut değil. Dini bütün, geleneklerine inançlı kişilerin istediklerinde yapabilecekleri de tabii ki inanılmaz oluyor onlar için.

- Oluyor da sadece bir defa olabildi, ya daha sonra?

- Sonrası ekonominin getirdiği güçlüklerle savaş veren azınlık “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile Avrupa yollarını tutuverdi. Türklük de bizim Hüsmen Aga’nınki gibi sözlerde kaldı. Hâlbuki “Türk” kelimesi kullanıldığında hatırlar mısın köydeki ihtiyarların bakışlarını, Anavatan temsilcisini gördüğünde gözyaşlarını? O temizlik hala var, var da, bunu kirletenler hep o sözde her şeye panzehir olanlardı. Halkın güvendiği dağlarına karlar yağmasa idi, belki de şimdi olaylar biraz farklı olurdu. Bizim yanlışımız, kahramanlarımızı çoğaltamamamız, onlara öncülük yapamamamızdan kaynaklanıyor aslında. Belki yanlış yapmalarından korktuk, belki de, bizim anlamadıklarımızı onların anlayamayacaklarından… Hâlbuki yanlış yapmalarına izin vermeliydik, öylelikle öğreneceklerdi gerçek hayatı. Biz onların aslında hayatlarını da mahvettik. İşte şimdiki halimiz, biz parkta güvercinleri beslerken gözlerimiz yollarda, belki torunlar gelir de görürüz, diye hasret çekiyoruz. Yani bizim gerektiğinde hamle, gerektiğinde hukuk, gerektiğinde ise demokratik eylemlerle haklarımızın peşinden gitmemiz gerekiyormuş.

- Gerekiyormuş da, sanki meclistekiler azınlık aleyhine alınan kararları bize söylüyorlardı?

- Yahu belki onlar da anlamıyordu, alma adamların günahını, onlar mazlumunkini zaten aldılar bir de sen günaha sokma adamları. Bak şimdi milletvekili bile çıkaramıyoruz.

- Çıkaramıyoruz da aradaki fark ne? Ben düşündüm bulamadım.

- Yahu aradaki farkı arayacağına Anavatanın bir adım ötede olduğunu düşün. Zaten çoğu şey devletler arasında gelişmiyor mu, anlaşmalar onlar arasında olmuyor mu? Bir de düşün, Anavatan’ın Japonya’nın yanında olduğunu?

- Doğru, haklısın.

- O zaman, yanlışın neresinden dönersek kârdır, diyerek biraz silkinmemiz gerekiyor ki, yanlışlarımıza yeni yanlışlar eklemeyelim.

- Onu nasıl yapacağız, bunları kimlere nasıl anlatacağız? Kalakala bir müftümüz kaldı. Kurumlar dersen kendi aralarında kavgalı, bizi dinlerler mi sanki?

- Valla arkadaş, bu kadar yıl sonra dürüstlükle ne kazandıysan onun meyvesini yersin. En azından bu azınlıkta bir saygımız var, onu da geç olmadan kullanalım diyorum ben. Radyolara çıkalım, gazetelere ilan verelim, röportaj yapalım, halk uğruna halkımız için konuşalım. O kadar insan varken konuşmak bana mı düşer, diye diye geldik bu hallere, kendi çocuklarımıza bile konuşamadık, bir şey diyemedik. Bak şimdi cezasını biz çekiyoruz. Senin çocuk doktor, ama sana faydası yok, çünkü 2 bin km uzağında yaşıyor. Benimki öğretmen, ama öğrencileri bile buradan değil, bildiklerini bizim buradaki çocuklara öğretemedikten sonra ne faydası var.

- Sen dua et, en azından cenazene gelsinler.

- Bunu iltifat olarak söylüyorsun herhalde!

- Neyse… Bak, Hüsmen Agan da gelmedi bari ona soracaktık ne yapalım, ne edelim diye, olmadı.

- Bırak yahu, o hep “eskiden şu olsaydı bu olsaydı” diye sayıklıyor, giden gitmiş olan olmuş, ama o hala keşkelerle avutuyor kendini.

- İşte baştan söylediğimize geliyoruz yine... Hayatımızdan keşkeleri çıkarabilmek için, geleceğe yönelik strateji, geleceğe yönelik proje ve gençliğe yatırım gerekli. Bunları yapabilirsek ne ala, aksi takdirde Hüsmen Aga gibi, “Ah 1950'ler, ah 1922'ler” diye avutup duracağız kendimizi.

- Hadi bakalım o zaman kolları sıvama zamanı geldi. Başlayalım…

Ne oldu geç mi kaldılar? Allah Allah bunu anlayabilen bir mantık mevcut ise, o zaman ne yapılacağını da çok iyi biliyoruz demek ki. Bak anlamaya başladık yavaş yavaş. Hadi bakalım hayırlısı o zaman, ne diyelim…

Haftaya belki de biraz azınlığın ekonomik darboğazını ele alırız. Bu haftalık bu kadar diyoruz ve umarız sizleri yüzünüzde güzel bir tebessüm, beyninizde güzel bir hayal ile baş başa bırakıyoruzdur.

Hadi hoşça kalın…

Yazarın Diğer YazılarıDuyarsızlaşma eşittir yalamalık...Dönme DolapGizli yeteneklerHariçten gazel okumakBatı Trakya 2040: İlişkilerGüncel HaberlerTürk dizileri Bosna Hersek'te Türkiye sevgisini artırıyorYunan Sahil Güvenlik ekiplerinin kaçak göçmenlere ateş açtığı iddia edildi'Koalisyon ortaklarımızdan, PYD/YPG'den kendilerini ayrıştırmalarını bekliyoruz'İsrail'in son saldırılarının Gazze'ye verdiği zarar 2 milyon dolarPutin: Türkiye ile Suriye'deki ihlallere müdahale etmek konusunda anlaştık
© MİLLET MEDYA 2019 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech