LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
Hakikat-mutluluk arasındaki ilişkinin yapıçözümü11 Eylül 2019Salih Canbazscanbaz97@gmail.com

Modern paradigmanın yükselişiyle birlikte modernitenin kurucuları, yani Batı Uygarlığı bir zamanın sorgulanamaz olarak görülen fikirlerini yerle bir edip, yerine kendi sorgulanamaz fikirlerini inşa etti. Nietzsche bu durumu var olan aktif güce karşı reaktif (tepkisel) güç olarak okuyacaktı. Yani Nietzsche’ye göre modernitenin bütün dünya tarafından takdir gören nimetleri aslında, Ortaçağ paradigmasına tepkiden başka bir şey değildi.

Modernite insanlığa hiç şüphesiz çok şey kattı. Ama unutmamamız gerekir ki, modern dönemde ortaya çıkan görüşler -Nietzsche’ye tekrar atıfta bulunarak- bir tepkinin ürünüdür. Nietzsche dışında da bu durumun farkında olan Derrida, Deleuze ve Guattari gibi birçok çağdaş filozof da modernitenin getirmiş olduğu hakikat anlayışını sorgulamaya girişti.

Tepkiden bahsetmiştik... Doğu’ya karşı Batı, Siyah’a karşı Beyaz, Kadına karşı Erkek. Belli bir alanda bulunan insan, karşısındakini zıt tarafta diye gösterirse ve üstelik o zıt taraftakini de kötü olarak tanıtırsa kendisi mantık kuralları gereği iyi tarafta olmuş olacaktır. İşte az önce adını saydığım filozoflar bu durumun yapaylığının farkına varıp, bu doğrultuda icat edilmiş olan hakikat anlayışını Derrida’nın deyişiyle yapıçözüm (dekonstrüksiyon) veya Deleuze-Guattari’nin deyişiyle yersizyurtsuzlaştırma (deterritorializasyon) metoduyla sorgulamıştır. Bu metod kısaca, bir metinde kesin olarak görünen hakikat anlayışının tersinin de mümkün olduğunu kanıtlamak ve metne en az iki anlam kazandırmaktan ibarettir.

Bu yazımızda da modern dönemde kiliseye bir tepki şeklinde yükselmiş olan bilimin temel varsayımlarından biri olan hakikat-mutluluk ilişkisini yapıçözüme uğratma çabası içerisinde olacağız.

Nedir bu hakikat-mutluluk ilişkisi? Hakikat-mutluluk ilişkisi en sade biçimiyle hakikat peşinde koşan insanın sürekli sorgulamak zorunda olduğu için, doğru bildiği yanlışların farkına varacağından mutlu olamayacağı; tam tersi hakikati dinden ibaret olan insanın ise işin sonunda cennet olup tek vazifesinin Tanrı’nın buyruklarını yerine getirmek olduğu için sürekli mutlu olduğunu ve dogmayla yaşadığı yönündeki görüştür.

Bu bağlamda iki farklı önerme örneğiyle, meselenin her iki tarafını yapıçözüme tabi tutacağız. Birinci örnek: “Felsefe insanı huzursuz eder”, ikinci örnek: “Kader inancı insanı mutlu eder”.

Yapıçözüm 1: “Felsefe insanı huzursuz eder”

Felsefe, kelimenin etimolojik anlamı itibariyle bilgelik sevgisi (φιλοσοφία) genellikle insanın hakikati arama çabası olarak tanımlanagelmiştir. Hakikati arama yolunda insan, hakikatin ne olmadığını anlamaya çalışmıştır. Bu konuda hakikati kavramaya engel olan ne ise o, hakikat olmayandır.

İnsan hakikati ararken yukarıda da belirttiğimiz gibi daha önceden doğru olarak bildiği yanlışlarla yüzleşmeyi göze almalıdır. Fakat din öyle mi? İnsanın inandığı din ona belli bir gerçeğin hakikat olduğunu söyler. Böyle bir durumda da hakikat arayışında olan insanın dinle ilişkisini kesmek zorunda kalacağı sonucuna varılacaktır.

Kiliseye tepkisel bir biçimde yükselen modern akıl bu dogmaya(!) dayanıyordu. Peki, durum bu kadar basit mi? Dinin belli bir hakikat anlayışının dışına çıkmayı yasakladığı bir gerçek, ama öğütlendiği gibi felsefe her zaman mutsuzluğu göze almakla mı ilerler. Durup bir düşündüğünüzde insan her ne kadar gönüllü bir şekilde mutsuz olmuş olsa da, mutsuzluk tek başına insanda motivasyon kaybı doğuracaktır. Öyleyse hakikat arayışı olan felsefenin, mutsuz olmayı göze alarak hakikati arama tutkusunu sürdürdüğünü söyleyebiliriz ki, tutku, mutsuzluğun karşısında gösterilebilecek bir duygu durumudur. Yani filozof bir yandan yüzleştiği gerçeklerle hayal kırıklığına uğrarken öbür yandan da, keşfettiği yeni gerçeklikler sayesinde mutlu olur

Yapıçözüm 2: “Kader inancı insanı mutlu eder”

Felsefe olduğu kadar din de bir hakikat iddiasında bulunur. Felsefenin hakikat anlayışını, az önce bahsettiğimiz gibi ‘sorgulamak’ oluştururken, dinin hakikat anlayışını ise ‘inanmak’ oluşturur. Bu durumda inanan insan, inandığı üzere bir hayat geçirirse cennetle müjdeleneceğinden huzurlu bir ömür geçirir. Sonuçta, aşkın bir güç tarafından tasarlanmış bir kader vardır, kendisinin bu duruma karşı yapması gereken ise teslim olmaktır.

Peki, bu durum da bu kadar basit mi? Felsefeyi huzursuzluk üzerine inşa etmek ne kadar imkansızsa kader inancının da mutluluk üzerine kurulmuş olduğunu söylemek o kadar imkansızdır. Zira kendisine cennet vaadedilen insan, bu dünyada mutsuz yaşamayı göze almıştır. Tıpkı filozofun hakikat arayışında mutsuzluğu göze aldığı gibi. Ama aynı şekilde dindar birisi de filozof kadar motive bir şekilde hareket eder. Sonuç olarak, cenneti kazanana kadar ne cehennemlerde yanmıştır dindar insan...

---

Bir sonuca varmak gerekirse, felsefenin din karşısında konumlandırılmasının bir tepkisellik ürünü olduğunu söylemek gerekir. Ama burada dini anlayışla felsefi konuların, felsefi anlayışla da dini konuların ele alınabileceği iddiasında bulunmuyoruz. Felsefe ve din, birbirinden farklı iki ayrı alan olabilir ama birbirine zıt alanlar değildir. Hülasa, felsefi bilginin dini bilgiden veyahut dini bilginin felsefi bilgiden daha üstün olduğuna dair beşeri anlamda genel-geçer bir yasa ortaya koymak mümkün değildir.

 

Yazarın Diğer YazılarıErkekler öldü!Batı Trakya’da genç yokturRefleksif Sosyoloji’den Arif Sosyoloji’yeKitap izlemek ve film okumakKarşımdakinin kötü olması beni iyi yapmazGüncel HaberlerBatı Trakya Türklerine yapılan haksızlıklar AGİT bünyesindeki konferansta bir kez daha anlatıldıYunanistan'da 17 Kasım Direnişi'nin yıl dönümü anma etkinlikleri başladıSuların yükseldiği Venedik'te zarar yaklaşık 1 milyar euroBab'da PKK/YPG'den bombalı terör saldırısı: 18 ölüBatı Trakya Türklerine bir tuzak daha mı?
© MİLLET MEDYA 2019 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech