LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
Göçmenin poğaçayla, akademisyenin de göçmenle tanışması14 Mart 2020Salih Canbazscanbaz97@gmail.com

“Körfez Savaşı olmayacak” demişti Baudrillard Savaş’tan önce. Savaş’tan sonra bütün gözler onun üzerindeyken yine çıktı ve bu sefer de “Körfez Savaşı olmamıştır” dedi. Körfez Savaşı televizyonda canlı yayında gösterilen ilk savaştı. Dolayısıyla bir eğlence aygıtı olan televizyon da eğlenceden başka bir şeyi gösteremezdi. Televizyon başındaki insanlar da, patlayan bombaları havai fişek gösterisiymiş gibi izledi. Ne ölen insanlar kimsenin umurundaydı ne de çekilen acılar. Her gün televizyonda ve sosyal medyada göçmenlerin çektikleri acılarla ilgili görüntüler de göçmenlerin durumunu anlatmak dışında her işe yarıyor.

Sosyoloji öğrencisiyiz kaç senedir, ne var ki, şimdiye kadar okuduğumuz göç teorileri göç olgusunun kendisinden fazlasıyla uzak, büsbütün yapay geliyordu. Göç kongrelerinde akademisyenler oturumlarda birkaç teori, üç beş kavramla göç olgusunu anlatıyor, çıkışta da kurabiye ve poğaçaları mideye indiriyor, üzerine çayı da ihmal etmiyordu. Göçmenin kendisinin ise ne poğaçadan ne kurabiyeden ne de çaydan haberi var. Akademisyenin de göçmenden haberi yok ya, neyse…

Aslında Türkiye’de sosyolojinin icrasındaki bu gerçek, sosyologların araştırma nesnelerinden (göçmenlerden, yoksullardan vs.) bihaber oldu kları gibi sosyolojinin kendisinden de bihaber olduklarını gösterir. Sosyoloji dahil olmak üzere herhangi bir sosyal bilimde araştırmacı, araştırma konusunu manavda kavun seçer gibi seçmez (Türkiye’de tabii ki seçer). İnsanın kendisini ele alan sosyal bilimlerde, bilim adamının kendisi de bir insan olduğu için araştırmacının ontolojik konumlanışı fazlasıyla önemlidir. Bu yüzden mikrobiyologun hücreleri çalışmasına benzemez bir sosyologun göçmenleri, yoksulları, madunları veya edebiyatı çalışması. İnsan-insan ilişkisinde her zaman bir dertlenme durumu vardır, bundan bağımsız bir sosyolojiyi düşünmek ise sosyolojinin insanı çalışan bir bilim olduğunu reddetmek gibidir.

--- -- ---

2 Mart 2020 Pazartesi günü kampüsün çimlerinde birkaç arkadaşla ders üzerine konuşurken Mahmut Hoca What’s App grubunda o mesajı attı:

“arkadaşlar, bir şey soracağım, sadece soracağım, modern, laik, çağdaş ve özgür iradelerinizle cevap verin”.

Hepimiz hazırola geçtik, hangi sorumsuz davranışımızla ilgili şikayette bulunacak diye bekledik. Ardından:

“Bu hafta dersi Edirne İpsala ilçesinde yapsak kaç kişi katılabilir?” diye sordu. “İşte bu” dedim. Artık göçmenin poğaça ve kurabiyeden haberi olacak, akademisyenin de göçmenden haberi olacak.

Ertesi günün sabahı yola çıktık. İpsala’ya varıp eşyalarımızı yurda yerleştirdikten sonra Mahmut Hoca’nın yanına gittik. Ufak bir sohbetten sonra göçmenlerin bekletildiği köylerden biri olan Küplü köyüne doğru hareket ettik. Bir benzinlikte göçmen taşıyan otobüsteki insanlara birkaç gıda, birkaç da eşya yardımı yaptık. Çok etkilendiğimizi söylüyorduk, empati kurabilmiştik, dünya gözüyle mülteci görmüştük çünkü, ne kadar şanslı sosyologlardık diye seviniyorduk içten içe, daha da göreceklerimizin farkında olmadan.

Aracımız zifiri karanlıkta köy istikametine doğru ilerlerken, ne sağımızda ne de solumuzda karanlıktan bir şey gözükmüyorken, bir tek aracın farlarından önümüzdeki yolun asfalt yol olduğunu görebiliyorken arkadaşlara, “şu an yardıma gittiğimizi değil de, bizzat mülteci olduğumuzu düşünün” diyerek empati kurdurtuyordum. Gerçekten de o huzursuzluğu hissettik ama bu huzursuzluk konfor içerisinde yaşamayı öğrenmiş adamın, konforundan uzaklaşmasının doğurduğu huzursuzluktu. Kısacası, asıl huzursuzluğu henüz koklamamıştık bile.

Köye vardığımızda kenarlara yığılmış göçmenlerin yorgunluğu, bitkinliği göze çarpıyordu. Öyle bir bitkinlik ki, 3-5 yaşlarındaki çocuğun biri yüzüstü vaziyette bir çuvalın üzerine uzanmış. Sonra ben yine arkadaşlara, vicdanını rahatlatmaya çalışan iğrenç beyaz adamlar gibi “yüzlerindeki belirsizlik ifadesini görüyor musunuz” diyordum. Tabii ki diyecektim, sonuçta hallerinden anlıyor ve bunu da etrafımdakilere kanıtlamalıydım. Aynı köyde düğün salonunun içinde bulunan göçmenlere çorba, su, ekmek dağıtılacaktı Mahmut Hocamızın Kardeşlik Seferberliği hareketinin Aşhane aracı tarafından. Su dağıtıyordum insanlara ama suyu alanlar öyle bir teşekkür ediyor ki, sanki orada yardım eden biz değil de onlarmış gibi. Bakmayın yapmacık empatilerime, ortada samimiyetle ilgili bir durum varsa onu en iyi ben anlar en iyi ben hissederim ve o insanlar da bütün samimiyetleriyle bize teşekkür ve tebessüm ederek bize öyle büyük bir iyilikte bulunuyorlardı ki, biz adeta hidayete ermiştik.

Bir sonraki durak Kiremitçi Salih köyüydü. Oraya da Aşhane ve kendi aracımızla hem gıda hem eşya hem de kıyafet yardımında bulunup, bu sefer bunun yanında bir de göçmenlerle sohbet edebilecektik. Kimisi tekerlekli sandalyeyle gelmiş, kimisi 23 kişilik ailesini toplayıp gelmiş. Her şartta o Avrupa toprağına ayak basılacaktı. Bu sırada göçmenlerin verdikleri cevapları duydukça, Fanon’un ‘Siyah Deri Beyaz Maske’ kitabındaki insanların tıpa tıp aynısı olan ‘Siyah Saçlı Sarı Peruklu’ Türk insanı hayatında ilk defa Avrupa’nın insan hakları söylemlerine basbaya eleştirilerde bulunma cüreti gösterebiliyordu. Hayır, ben yıllardır Yunanistan’da çektiklerimizi anlatıyorum da, şimdi mi inanasınız geldi diye de sormadan edemezdim ama sormadım, mesele başkaydı çünkü.

Benim arkadaşların hayatlarında ilk defa Avrupa’yı karşılarına alma cesaretlerinden ziyade bir konu daha dikkat çekiyor ki, o da göçmenlerin bunu yapamıyor olması. Yukarıda tekerlekli sandalyeyle geldiğini söylediğim kişi bir Afrikalı ve bunun dışında bir de Afgan aileden bahsettim. Bu insanların sayısı Suriyelilerin sayısından çok daha fazla. Özellikle İdlib olaylarından sonra sınırların açılması insanların zihinlerinde göçmenlerin tamamıyla Suriyeliler’den mürekkep olduğu fikrini uyandırmış olabilir ama dediğim gibi gerçek çok farklı.

Bir Batı var ki, Afrika’yı sömürmüş, Ortadoğu’ya ve Güney Asya’ya terörü musallat etmiş ama bu coğrafyaların insanları Batı’nın zulmünden kaçıp tekrar Batı’ya sığınma peşinde. Bu insanlara teker teker “Batı sizi istemiyor, bir taraftan kovuyor, bir taraftan da içeri almıyor” diyemiyorsun. Desen de bir şey olmayacak, çünkü o insanlar bilinçsiz de olsa Batı’yı yegane hakikat kabul etmiş, öyle ki cennetten kovulan Ademmişçesine ülkelerinden ayrılıp, bu sefer farklı bir cennete ulaşmak için Avrupa’ya doğru yol almışlar, Avrupa onları istemeyip geri yolladığında ise sanki Tanrı geri yollamış gibi asla Avrupa’da bir suç aramıyorlar. Bu süreçte göçmenlerin cenneti kazanma adına “dünya hayatında” yaşadıklarını ise aşağıda anlatacağım. Bunun yanında Batı’ya bakıldığında ise adeta Roma’nın iki yüzlü tanrısı Janus gibi bir kapıdan içeri girene bakıyor bir de dışarı çıkana, böylece hakimiyet alanı güven içerisinde kalıyor.

--- -- ---

Bir köye daha gidecektik. Yola koyulduktan bir süre sonra yolda birkaç kişi görülmüş. Bizden de birkaç kişi yardım etmek üzere inmişti. Ben inmeyenlerdendim, zannediyorum zihnim bir savunma mekanizması geliştirdi benim gibi bir insanın rahatsız olmaması için. Dışarıda yaşananların ne olduğunu anlatırdım ama bu yardımı başkalarına devretmiş biri olarak bunu anlatma hakkını kendimde görmüyorum. Ancak şu kadarını da söylemeliyim ki, içeriye iki arkadaşımız ağlayarak girince biraz silkelendim. O silkelenmeden sonra toparlanmaya fırsat kalmadan bu sefer şokun kendisini gendi gözlerimle gördüm. Zifiri karanlıkta, dışarıda mont ve atkıyla üşüdüğümüz adeta çöl ıssızlığının hakim olduğu yerde bir grup insan, sınır görevlileri tarafından soyulmuş, paraları, cep telefonları, cüzdanları alınmış, çıplak ve sırılsıklam bir halde, üzerlerinde darp izleriyle karşımıza çıkmışlardı, bu da yetmiyormuş gibi yanlarında 8 aylık hamile bir kadın da vardı. Asıl empati buradaydı. Herhangi bir arkadaşa vicdan rahatlatmak için bir şeyler anlatarak kurulan bir empati değil, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan sırf gördüklerimiz bize kurdurttu o empatiyi. Tir tir titreyen insanlara giymeleri için ne bulduysak veriyor, bazılarımız üzerindekileri çıkarıp veriyordu, bazı durumlarda ise erkeğe mecburiyetten kadın kıyafeti veriyorduk. Kıyafet verdiklerimizden bazısı da ona ikinci parça kıyafet uzatıldığında kabul etmeyip arkadaşına verilmesini istiyordu.

Biz olayın şokunu atlattığımız ama henüz nabzımızın normale dönmediği anların birinde yine sorduk neden her şeye rağmen karşıya geçiyorlar diye. İşte burada yapay görünen göç teorileri biraz anlam kazanıyordu. Bir kısmı sırf ailesi, akrabaları var diye gidiyor; al sana Network Teorisi. Bir kısmı da “e Avrupa” diye cevap veriyordu, kim istemez ki Avrupa’ya gitmeyi değil mi; al sana İtme-Çekme Teorisi. Kimisi pişman olduğunu söylüyor, “Türkiye’de yaşarım bundan sonra ama asla Avrupa’ya gitmem” diyordu. Kimisine ise hangi ülkeye gitmek istediğini sorduğumuzda İtalya diyor, “peki fikrin değişti mi” diye sorduğumuzda “hayır, İtalya’ya gitmek istiyorum” diyordu.

O kişi dayağa, soyulmaya rağmen İtalya’ya gitmek istiyordu. İtalya ki, sanırsın cennet, dayak ki, sanırsın cihat uğruna çekilen çile. Bu dünyada, yani Türkiye’de her türlü çile çekilmeliydi çünkü işin sonunda Avrupa yani cennet vardı. Yoksa siz cennete hiç zahmet çekmeden girildiğini mi zannediyordunuz.

Bu arkadaş bir yana, aslında göçmenlerin neredeyse tümü bizden daha az tedirgindi. Çünkü onlar evlerine bomba yağdığına şahit olmuş, yersiz yurtsuz hatta göçebe kimselerdi. Onlar için Yunan polisinin muameleleri bir sorun teşkil etmiyordu. Bizim gibi “medeni” insanların duyabileceği yerini yurdunu kaybetme korkusunu çoktan aşmıştı yersiz yurtsuz insan ve kaybedecek bir şeyi de olamazdı, yerini yurdunu kaybettikten sonra.

Meseleden güzel sonuçlar çıkarmadık değil ama bunlara değinmeden önce bir de kendimizi sorgulamakta fayda olacaktır. Batı’nın yediği haltlardan sonra kendisini affettirmek için sosyal bilim literatürüne refleksivite kavramını sokmadan asırlar önce Müslümanların irfan kavramını geliştirdiğini hatırlatarak kendimizi sorgulayalım. Bir düşünelim mültecilere karşı olan olumsuz tutumumuzun sebebi ne diye. Gerçekten savaşmaktan kaçtıkları için, nargile içtikleri için, Arapça tabela astıkları için mi sergiliyoruz bütün bu olumsuz tutumlarımızı? Peki daha sabah erken kalkmayı başaramayıp derse vaktinde gelmeye üşenen öğrenci hangi yüzle kafasına bomba yağan insanların savaşmamasını eleştirebiliyor? Aynı öğrencinin ödevini yapmaya üşendiğini de biliyoruz, bunun yanında yöneticileri sorumsuzlukla eleştirdiğini de biliyoruz. Kısacası, 20 metre uzağındaki komşusuna yardım etmekten aciz olup, bunu bile devletten bekleyen bir insanın tabii ki de göçmenlere yardım etme konusunda sunduğu her bahane geçersiz kalacaktır. Buna benzer birçok öğrenci her sabah kendi kapısının önünü temizlediği takdirde her yerin tertemiz olacağını aklına getiremeyip bunu başkalarından bekliyorsa, zannediyorum ki mültecilere karşı yönelttiği bütün suçlamalar aslında kendi pisliğini gizlemek içindir.

--- -- ---

Gelelim bize. Dönüş yolunda bir arkadaşımız “sanki gördüklerimiz bize adım adım geldi, en sonda gördüğümüzü ilk başta görseydik belki hepimiz bayılırdık” dedi. Gerçekten de bizi eğitmeye yönelik sistematik bir program gibiydi yaşadıklarımız. Ve artık hiçbirimiz bu eğitim programından sonra normal değiliz. Dünyanın başına ne geliyorsa normallikten geliyor zaten. Bunun da ötesinde artık aynı rüyaları görmeye başladık. Batı’nın farklılıkları yönetebilmek için uzun yıllar üzerinde düşünüp bir türlü geliştiremediği ideal çok-kültürcülük modelini biz keşfetmiştik. Öncesinde birilerine gıcık olduğumuz, birilerinin de bize antipati beslediği ortamda artık aynı rüyayı görüyor, birlikte yaşayabiliyoruz hatta birlikte yaşamadan yapamıyoruz.

Yazarın Diğer YazılarıKarantina günlükleri ve birkaç notDevletlerin göçmen algısını belirleyen nedir?‘Azınlık’ kavramının klasik kategorileştirilmesine bir eleştiriBatı Trakya’da sosyo-kültürel yapının bölünmesi, kutuplaşması ve dağılmasındaki iç sebeplerSosyal medyada mikro-faşizmGüncel Haberlerİskeçe Müftülüğü yardım kampanyası başlattıIMF: Koronavirüs pandemisi benzeri görülmemiş bir ekonomik krize neden olduDrogba'dan 'aşı' tepkisi: Afrika bir test laboratuvarı değildirAlmanya ve Hollanda'da Müslümanlara hoparlörden ezan jestiTürkiye'den Miçotatakis'e 'göçmen' cevabı
© MİLLET MEDYA 2020 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech