LogoAna sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıMillet NewsGiriş Yap
Hayatımızda hayat bilgisi eksik06 Nisan 2017Necat Ahmetnecatahmet@gmail.com

Ailede ve okulda çocuk yetiştirmek, okuma yazmayı öğretmek değildir. Alfabeden başlayıp çarpım tablosunu ezberletmek hiç değildir.

Bir ömür boyu hep öğrenir  insanlar, ya öğretmenlerinden, ya kitaplardan ya da etrafındakilerden. Nitekim bu bir ömür sürer, tam olgunlaştım derken hayat bitiverir. Ama çocuklarımıza gereken hayat bilgisini, hayatta yalnız kalırsa eğer neler yapabileceğini, kötülere ve kötülüklere karşı nasıl savaşabileceğini okullar değil hayat öğretir insana. İşte biz çocuklarımızı bu hayatla kaynaştırmanın neresindeyiz? Öğretmenlerimiz neresinde?

Nice çiftçi ailesinin, nice işçi takımının çocukları profesör, rektör, avukat, doktor olurken, bu okumuş kişilerin çocukları neden kötü yollarda, neden ailesine uyum sağlayamıyor? Çünkü onu yetiştiren aile ile onun arasında farklı bir insanlık kavramı var, farklı bir yetiştirme tarzı var. Geçmişe döndüğümüzde gördüğümüz o ki, zorluklarla yetişen çocuklarla, el bebek gül bebek yetişen çocukların arasında dağlar kadar fark var. Yalnız başına karar veremeyen, sorumluluklardan korkan bir nesil yetişmiş meğerse biz hiç farkına varmadan. Suçlu sadece sistem mi, tabii ki hayır. Hepimiz suçluyuz.

Sosyal medya ağlarında dolaşırken, Diyarbakır’da yaşanan bir olayı okuyorum meraktan. Hani bana balık yemeyi değil balık tutmayı öğret misali bir hikaye ve ne gariptir ki, bir okul öğretmeni tarafından geleceğe mührünü vuracak bir şekilde ve tüm halkı etkileyen bir çilek olayı ile vuku buluyor bu hikayemiz.

İnsanları diğer yaratılan canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünebilmesi ve kendisinin bilgiye olan açlığıdır diye başlıyor Hasan Bakar hocam. Bilgiye aç bir beyni bizler burada ne kadar doldurabiliyor, ne kadar sorumluluk yükleyebiliyoruz diye düşünmeden de edemiyor insan. Kendisini sürekli geliştirebilme potansiyeline sahip olan insan, zaman içerisinde aydınlanmış ve çevresini de bu bağlamda etkilemeye çalışırken aslında hep tecrübelere ihtiyacı vardır, zorlanmaya ve tarihinden örnek almaya ihtiyacı vardır.

Eğitim, insanın hayata gözünü açmasıyla başlar ve hayata gözlerini yumuncaya kadar devam eder, aslında  hayat bile başlı başına bir eğitim, başlı başına bir tecrübedir. Bu tecrübelerden aç beyinlerin yararlanması, onları ileride daha cesaretli ve özgüven sahibi yaparak kendi ayakları üzerlerinde durmalarını sağlayacaktır.

Dünya üzerinde araştırıldığında en başarılı çocukların formal eğitim kavramıyla yetişen çocuklar olduğu görülecektir. Çünkü görmek ve hissetmek, duymaktan daha önemlidir. Pratik yapan, sevdiği şeylerle uğraşan çocuklar işte bu yüzden dolayı hayatlarında daha başarılı olurlar.

Bakın Diyarbakır’da yaşanan bir olay bu anlattıklarımıza küçük bir örnek teşkil ediyor.

Alıntı: Hasan Bakar blog:

‘’Bir öğretmen adayı olarak eğitimin insan hayatındaki öneminden bahsedecek olursak eğer ünlü düşünür Albert Camus’un şu sözü gerçekten manidardır: '' Dünyanın insandan başka anlamı yoktur. Hayat anlayışımızı kurtarmak istiyorsak, insanı kurtarmamız gerekir.'' Nitekim bir eğitimci olarak düşünmemiz gerekirse bu söz bizlerin matematikçi, fizikçi yetiştirmekten ziyade insanlara faydalı insanlar yetiştirmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır. Tıpkı Bu söz Şeyh Edebali’nin ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’’ sözüyle doğasında benzerlik göstermektedir. Geçenlerde internette gezinirken Ahmet Şerif İzgören’in bir konuşmasında bahsettiği hikaye gerçekten beni etkiledi. Bu hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Hikayesinde Diyarbakır’ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan bir öğretmenden bahsediyordu. Diyalog aynen şu şekilde geçiyordu:

Matematik dersinde öğretmen:

- Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır?  Diye öğrencilerine bir soru soruyor.

Öğrenciler:

-Öğretmenim çilek ne? Diyorlar.

 Öğretmen:

-İşte çocuklar çilek.  

           -Biz hiç çilek yemedik. diyorlar.

            Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki ‘’ Bu toprakta çilek yetişir mi ? ‘’ diyor. Bursa’daki firmalardan cevap geliyor.’’ Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir’’ hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:

 - Bu sene size matematikten sınav yok.

Öğrenciler:

 - E nasıl not alacağız öğretmenim?

 Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:

-Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.

Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:

-Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.

 Çocuklar tabaklarla getiriyorlar çilekleri sayıyor öğretmen çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:

- Çocuklar nasılmış tadı?

Öğrenciler:

-Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.

- Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.

           Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar. Öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere bulunduğun ülkeye bir şeyler katmak… Bizlere şu yaşımıza gelene kadar sadece ezberletilmiş kalıplar öğretildi ne yazık ki. İlk ve orta okuldayken haftada 4 saat 5 saat matematik işledik oysa ben bir Barbaros Hayrettin Paşa’yı dinlemeyi, büyük komutan Alparslan’ın Malazgirt’te yazdığı destanı hayal etmeyi seviyordum. Dağları, denizleri coğrafyayı seviyordum… Edebiyatı seviyordum, yazılan şiirleri okumayı; onları kendi dünyamda yaşamayı seviyordum. Şu an belki elimde o günlerden kalma pek bir matematik bilgim yok, lisede öğrendiğim karekök, logaritma, fonksiyonlar… Hiçbiri net olarak aklımda değil ama Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in, Yıldırım Bayezid’in kahramanlıkları, Ahmet Haşim’in dizeleri hala aklımda...Yani demem o ki eğitimi bir kalıba hele ki yanlış bir kalıba sığdırmak gerçekten çok büyük kayıplara sebebiyet veriyor. İnsan eğitilmeye ve eğitime gerçekten muhtaç. Şimdinin öğretmen adayları, geleceğin öğretmenleri olarak bizlerin temel amacı o insanlara gerçekten bir şeyler katmak olmalıdır. İnsanlara ezberlenmiş cümleler kurmak yerine kendi cümlelerini kurma fırsatını ve özgüvenini sağlamalıyız. Mustafa Kemal Atatürk’ün 18. 03. 1923 tarihinde Tarsus’ta Çiftçilerle Konuşmasındaki şu sözler aslında bizlere her şeyi özetlemeye yetiyor:

«Biz cahil dediğimiz vakit, mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakikati gören hakiki âlimler çıkar.»

Ne dersiniz? Aile ilk sırada olmak üzere, öğretmenlerimiz ve çevremizin de yardımıyla gelecek olan nesillere bizler de buna benze yaratıcı, örnek verici, cesaretlendirici, sorumluluk sahibi gençler yetiştiremeyiz mi?

Psikolojik sorunlardan uzak, beynine güvenen, kendi ayakları üstünde durabilen bir gençlik hayal edin sadece ve bu hayallerinizin peşinden gidin. Çünkü biz her şeyimizi ister istemez onlara teslim edeceğiz, onları doğru bir şekilde yetiştirmek de elbette bize düşüyor…

Fazla düşünmeyin, zaten ömrümüzün çoğunu düşünürken kaybettik. Teoriden pratiğe geçme zamanı çoktan geldi…

Bu haftalık bu kadar yeterli umuyorum. Haftaya görüşünceye dek Hoşça kalın Dostça kalın…

Mega Lighting
SakburYazarın Diğer YazılarıDiktatörlük dönemine mi dönüyoruz?Ortaya bir karışık lütfenTaktik hep aynı taktik, tutmasa da yine aynıMaskeli balolardan maskeli hayata geçişMendeburlar dünyasıGüncel HaberlerUEFA Avrupa Ligi'nde 12 karşılaşma yapıldıUEFA Avrupa Ligi'nde gecenin sonuçlarıAvrupa Parlamentosu Milletvekili bütçe nedeniyle açlık grevine başladı29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Türkiye'nin Avrupa'daki birçok dış temsilciliğinde kutlandıKoronavirüs salgınında son 24 saat
© MİLLET MEDYA 2020 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech