Cinar FM
Çınar FM Dinle
Ana sayfaHaberlerSporBatı TrakyaYunanistanTürkiyeDünyaKöşe YazılarıGiriş Yap
Göçmen algısının belirlenmesinde sosyal kimlik faktörü04 Mayıs 2018Salih Canbazscanbaz97@gmail.com

Bu metin, 16-17 Nisan Tarihleri’nde Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sosyoloji Kulübü’nün düzenlediği Sosyoloji Günleri isimli kongrede sunduğum bildirinin yazılı metne çevrilmiş halidir.

--- -- ---

Ben öncelikle bu göçmenlikle ilgili konuları göç teorileri yerine daha çok kimlik teorileri ekseninde ele almaya çalışacağım. Öncelikle şunu söylemek istiyorum, ben konumun başlığını “Göçmen Algısının Belirlenmesinde Sosyal Kimlik Faktörü” değil de, çok net bir şekilde “Irkçılığı Belirleyen Sosyal Kimlik Faktörü” şeklinde de oluşturabilirdim. Ancak, ben Türkiye’de olan göçmenlik sorununun bir ırkçılık sorunu olmadığı kanaatindeyim.

Wright Mills’in “Sosyolojik Muhayyile”sine baktığımız zaman, Mills tarih-biyografi ilişkisi kurmaktadır, buna göre incelenmekte olan sosyolojik bir olgu içinde bulunduğu tarihsel bağlam içerisinde ele alındığı takdirde doğru anlaşılabilecektir. Yine aynı şekilde Pierre Bourdieu’de text-context, yani metin-bağlam ilişkisi olduğunu biliyoruz. Bir metnin okunduğu zaman içinde bulunduğu bağlamın ilk önce anlaşılması gerekecektir. İçinde bulunduğu bağlam anlaşıldığı takdirde metin de doğru anlaşılabilecektir.

Aslında Türkiye’deki göç olgusu ırkçılık teorileriyle rahatlıkla açıklanabilecektir ama bu metin-bağlam konusunu gözardı ettiğimiz takdirde çok eksik bir şekilde anlaşılacaktır. Irkçılık teorileri nerede çıkmıştır diye baktığımız zaman, öncelikle sürekli göç alan bir ülke olarak bildiğimiz ABD bir şekilde kendi ontolojisini sürdürebilmek için buna ihtiyaç duymuştur. Herbert Spencer’ın evrimcilik anlayışına değinecek olursak, Spencer güçlü olanın ayakta kaldığı mantığından yola çıkarak güçsüz olanın aslında umursanmaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu şekilde Amerikan Liberalizmi de kendine ciddi güç bulmuştur. Bu şekilde güçlü olan azınlık, güçsüz olan çoğunluğa karşı ciddi bir otorite sahibi konumuna gelmiştir.

Ancak bütün bunlar dikkate alındığı zaman bizim medeniyetimizde böyle bir şeyin olduğu görülmemiştir. Hatta tam tersine bütün dünyaya farklılıkların bir arada yaşatma kültürünü tanıtan da bizim medeniyetimiz olmuştur. Peki bizim sıkıntımız nedir?

Bizim sıkıntımız aslında sosyolojinin bu topraklara ilk bastığı günden beri olan bir sıkıntı. Şöyle ki, toplumsal sorunlara makro yaklaşımlarla yaklaşılıyor, yani bir yerde toplumsal bir sıkıntı varsa o toplumsal sıkıntı siyasetle çözümlenmişir. Yine bu şekilde kişi desteklediği partiye bağlı kalarak, bu partinin görüşlerinin ileride değişebileceğini dikkate almayarak partinin dediklerini mutlak doğru olarak kabul etmektedir. Bu yüzden ben John Turner ve Henri Tajfel’in orta boy Sosyal Kimlik Teorisi’nden yola çıkarak açıklamaya çalıştım.

Tabi neden mezzo teoriye başvurduğumu soracak olursanız öncelikle neden makro ve mikro teorilere başvurmadığımı açıklamam gerekecektir. Konumun başlığında “Göçmen Algısının Belirlenmesinde Sosyal Kimlik Faktörü” diye bir durum vardı, burada direkt olarak algının üzerinde durmaktayız. Fakat algının üzerinde duracaksak hiç şüphesiz makro teoriler yetersiz kalacaktır.

Peki mikro teoriler neden yetersiz kalmaktadır? Mikro teorileri de Sembolik Etkileşim’in üç ismi üzerinden değerlendirmek istiyorum. Öncelikle, Mead’in “Zihin, Benlik ve Toplum” isimli eserinde şöyle bir konuya değinmektedir. Kişinin aslında bir benliği mevcuttur, ancak sosyal bir ortama girmesiyle birlikte o benlik bir sorgulamayla karşı karşıya kalmaktadır ve tekrar kendini şekillendirmektedir. Mesela şu konferans salonuna birinin bağıra çağıra girdiğini düşünelim. Herkes ona garip bir şekilde bakacaktır ve bunu dikkate alıp kimliğini baştan sorgulayıp davranışlarını buna göre şekillendirecektir.

Yine, Charles Horton Cooley’İn Ayna Benlik Teorisi vardır. Bu çok beğendiğim bir benzetme, şu şekilde düşünebilirsiniz: İletişim halinde olduğunuz bir kişinin size bir ayna doğrulttuğunu düşünün. Kişinin sizden hangi davranışları beklediğini bildiğiniz için, kendinizi de o aynada gördüğünüzde rahatsızlık duyacaksınız, yine aynı şekilde davranışlarınızı ona göre belirleyeceksiniz.

Üçüncü olarak, Erving Goffman’ın Dramaturji Sanatı’ndan yararlanarak ortaya çıkardığı ön sahne ve arka sahne kuramı. Bunu da şöyle açıklamaktadır: İnsanlar aslında sosyal bir ortamda rol sergilemektedir ve bu rol sergilenirken izleyicilerin isteği doğrultusunda sergilenmektedir. Fakat, sahne arkasına çekildiği zaman kişi istediği şekilde davranabilmektedir.

İstediğim şey bunlarla rahat bir şekilde açıklanabilmektedir, ancak burada bir faktör belirleyebilmek için mezzo teorilere başvurmak zorundayız. Yine Turner ve Tajfel’e dönecek olursak, Turner ve Tajfel kimlik bağlamında düşündüğümüz zaman bireyin aynı anda birden çok gruba mensup olabileceğini ve bu gruplar arasında geçiş yapabileceğini söylemektedir. Bunu da şöyle bir örnekle izah edelim: Kişi kendini aynı zamanda Müslüman ve Türk hissedebilir, hatta daha çok gruba ait de hissedebilir, ancak bu grupların dışında başka bir gruba üye olmak da isteyebilir ve bu gruba üye olma şartı da şuna bağlanmaktadır. Daha önce üye olduğu grupların öne sürdüğü normlara uyduğu takdirde başka bir gruba üye olabilecektir. Mesela, kişi üçüncü olarak bir komünist gruba üye olmak istiyorsa, bildiğimiz gibi Müslüman ve Türk kimlikleri komünizmi reddetmektedir, yani normları bunu gerektirmektedir. Bu yüzden kişi ya komünizme girmeyi reddedecektir ya da Müslüman ve Türk kimliklerinde geri planda kalmayı kabul edecektir.

İşin sonuç kısmına gelecek olursak, insan hiçbir şekilde dışlanmak istemez, açıkladığım teorilerden bu göze çarpmaktadır ve dışlanmak istemeyen insan illa ki kendisini bir grubun içinde ait göstermeye çalışacaktır. Siyasi partiler de bununla bire bir ilgilidir. Biliyorsunuz Machiavelli’nin siyaset anlayışı günümüz siyaset anlayışını da belirleyen bir anlayıştır. Yani hedef uğruna gidilen her yol mübahtır. Ancak bu yol ileride şartlar değiştiği takdirde mutlaka değişecektir. Bu yüzden de belli bir parti göçmenlere destek olmayı savunuyorsa “ben de savunmak zorundayım” veya belli bir parti göçmenlere destek olmayı savunmuyorsa “benim de savunmamam gerekiyor” gibi bir düşünceye kapılırsak çok yanlış bir tutum içerisine girmiş olacağız.

Çünkü, Zygmunt Bauman’ın da ifade ettiği gibi göçmenlik olgusu bir diş macunu tüpünün bastırılması gibidir. Diş macunu tüpü bastırıldığı zaman diş macunu dışarı fırlar ve tekrar içeri giremez, girse de çok az bir kısmı geri girer. Bu yüzden bizim yapmamız gereken şey göçmenlere sahip çıkmak. Onlara asla yabancı, İngilizlerin “alien” şekilnde ifade ettiği, aynı zamanda uzaylı anlamına gelen bir muamele göstermememiz gerekir. Son olarak, Cemil Meriç’in “-izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir” sözüyle sözlerime son veriyorum.

Yazarın Diğer YazılarıAzınlık yangın mağdurları için tek yürek oldu!Herkes çalışmak için Almanya’ya gidiyor, ya Almanya olmasaydı?Aliya İzzetbegoviç ve Nurettin Topçu’nun yoluBatı Trakya’nın yekûnu bir Fuat Sezgin etmezKafeteryalardaki kültürel emperyalizmGüncel HaberlerKammenos'tan, Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar'a davet'İki Yunan askeri serbest bırakıldığı için mutluyum'Serbest kalan Yunan askerler evlerine gönderildiHun-Türk Kurultayı Macaristan’da geçrekleştiAB'den Yunan askerlerinin tahliyesine ilişkin açıklama
© MİLLET MEDYA 2018 (Tüm Hakları Saklıdır)Design: GOTech